Dün akşam bir yandan sana bir şeyler yazmaya çalışırken, bir yandan da bir iki sene sonra antika değerine ulaşacak olan külüstür telefonumun mesajlar kısmındaki arşiv bölümünün ziyaretçisi oldum. Fakat aşkımızdan genç sayılır. Gerekli gereksiz mesajları doldurmuşum buraya. Çoğunu sildim. Bir tanesi vardı ki kalbimin ilk günkü kadar burulmasına sebep oldu:
“Abi, ananem için yapılacak bir şey yokmuş, yakında ölecekmiş.”
‘Gönderen: Biraderim +90536…….
Gönderildi: 22:59:29 26.11.2004’ [Cuma]
Şirketteydim. Takvim hazırlamakla meşgulken bu acı haberle dünyamın yıkıldığını sandım.
Anneannemin ömrümün yer yer sararmış, yer yer rengi atıp mavileşmiş gri defterinde bıraktığı izleri düşündüm: Bir Anadolu kadını, hatasıyla sevabıyla… Misafirperver. Suskun, sâkin. Gözlerinde sürekli kendini belli eden bir düşünce… İki büklüm, kısa boylu, tonton biri. Daima kınalı saçlarının bazı yerlerinden aklar isyanda geçip giden yıllara. Bir Anadolu kadını işte, nasılsa öyle…
Sırtıma dağları yüklemişler de beni onları taşımaya mecbur etmişler gibi bir ağırlık çöktü üstüme. Sarsıla sarsıla ağlayası geldi fakat kendimi toplamam uzun sürmedi. Beni sabırsızlıkla bekleyen işime koyuldum. Aklım sürekli evde… O gece sabahladım, ben bitmiştim de iş bitmemişti. Aslında artık bıkmıştı vücudum, Çarşamba da gecelemiştim. Ertesi gün akşamüzeri Yarı aralık, uykulu gözlerimle evin yolunu tuttum. Yarım saat o halde yürüdüm, eve vardım. Kapıyı kardeşim açtı. Yıkılmış. Ben kapıdan içeri girer girmez, her zaman yaptığı gibi kapının arkasına saklanan iki buçuk yaşındaki yeğenim Yeliz, bacaklarıma dolandı. Demek ablam da gelmiş. Yeliz ortalıkta koşuşturuyor, zıplıyor, eğleniyordu. Az sonra yorulacak, kendisiyle ilgilenmeyen büyüklerine darılacak, bir köşeye kıvrılmak zorunda kalacaktı.
Hemen salona gittim. Salonumuz geniş. Soba da bu odada… Anneannem, bu yaşlı kadın, kendisi için hazırladığımız yatakta yatıyor. Solmuş, çökmüş. Dünyayla ilgisini kesmiş; ara sıra açılan gözler, anlamsız mırıltılar, zorla alınan hırıltılı nefesler. Dedem başucunda. Yarım asrı geçkin hayat arkadaşının yanı başında. Oldukça üzüntülü görünüyor ama kuvvetli, sağlam, metin bir duruşu var. Sokağın sonundaki evde oturan komşumuz Aynur Teyze Kur’an okuyor. Annem ağlamakta, hüngür hüngür ağlıyor. Çok fazla geçmeden Aynur Teyze, mushafı kapatıp anneme sesleniyor: “Kızım, kendine gel, ölüyor!”. Annem şaşkın, dedem durgun, ablam şapşal, kardeşim sersem. Ben hepsinin karışımı bir duygu yumağı içinde mahpus… Birkaç dakika sonra gelmiş olsam, anneannemin bu son anlarına yetişemeyeceğim.
Aynur Teyze, annemi kollarından tutup sarsıyor; “Kızım, aklını başına al!” En son anneannemin vücudunun kasıldığını görüyorum, sık sık gözlerim kararıyor. Ya rahat nefes alsın diye ya da dili boğazına kaçmasın diye, iki kadın, başının altına yastık takviye edip, boğazını yükseltiyorlar. Ablam hiçbir işe karışamıyor, kafayı sıyırmış gibi, bön bön bakıyor. Yaşlı kadının ağzından kurtulan kusmuğa benzer koyu, beyaz bir sıvı çenesinden aşağıya iniyor. Ve bu sıvıyla çıkan son bir nefes… Bir nefesle gelen ölüm. Dedem, me’zun olmadan kahve gözlerinden süzülen iki damla yaşı sildi. Annem hıçkırıklarını tutamıyor artık, yürek parçalayan bir haykırış: “Annem!”. O kadar, gerisi sessizce gözyaşı akıtma. Ablam hâlâ şokta… Kendimi tutamayacağım, içeriye, odama koşuyorum. Yatağa uzanıp salıverdim pınarlarımı. Şırıl şırıl aktı. Yastığım deryâya dönmüş, uyuyakalmışım. O kadar yorgunluğun üzerine bu üzüntü fazla geldi bedenime.
Biraderin, hızlıca sallayarak “abi, kalksana” sözüyle uyandım. Bayıldı zannetmiş. Anneannemi benim odaya taşıdık. Annem üzerine çarşaf örttü. Karnına bıçak koydu. Sonra eşe dosta, yakın akrabalara haber veriş, gelenleri karşılayış, taziyeleri kabul… Annemin kardeşleri arasındaki buzlar çözüldü o gece, hepsiyle teker teker kucaklaştı. Soğuk bir ölümle gelen sıcaklık… Kadınlar mevtânın yanında, erkekler salonda. Bir uğultu. Yasin okuma vazifesi bana düşüyor. Dedem o zamana kadar kendini tutmuş, fakat benim kendinden mahzun sesimi işitirken giryelerine hâkim olamadı. Fakat mağrur halinden taviz vermeden…
Araba ayarlanmış, büyük bir otobüs, fakat gelenleri ancak alır. Cenazeyi aşağıya taşıyoruz. Dedem de yardım edecek oluyor ve amcamın, rüzgârın ıslak suratlara çarpması gibi, ikazı:
- “Amca, can gitti, nikâh bitti.”
İşte o an dedemin metanetinden eser kalmadığını, mecâlinin, tâkâtinin tükendiğini hissettim.
Aşağıya indiğimizde amcam bu sefer bana seslendi:
- “….! Duaya başla da milleti bekletmeyelim, haydi geç öne!”
İlk defa bir cenaze yolladım. Bütün sokak camda, dillerde aynı kelimeler:
- “Amin!”
- “Helâl olsun!”
- “Helâl olsun!”
- “Helâl olsun!”
Bir yıldız daha kaydı hayatımdan, bir yıldız, bir cân!