Blog Kardeşliği

Bir Teşekkür...

Sadece ve sadece yüreğimin sesini dinlediğim ve bunu sizlere aktarmaya çalıştığım naciz blogumu teşrif ettiğiniz için teşekkürlerimi arzetmeyi üzerime bir vazife bilirim. Var olun!

24.12.06

Bir Söz

Aşkın ömrü üç yılmış, seninki üç gün sürdü,
Bir sözün hayatımdan yirmi üç yıl götürdü.

Demek ki aldatmışım bunca zaman kendimi,
Bir sözün yıkıverdi sarsılmaz benliğimi.
Demek ki ben boş yere dalmışım bir serâba,
Salıverdi bir sözün dinmez bir ızdırâba.

Buruşturulup yere atılan bir kağıt gibi
Gönlüm kırgın ve mahzun ey gönlümün sahibi!
Sevdim, sevildim sandım... Beni bir sözle yaktın,
Şunu bil ki ardında bir yanan köz bıraktın.

Sahrâları aşardım, yüce dağlar kazardım,
Canımı verirdim de sana şöyle yazardım:
"Bırak olmasın gündüz, güneş doğmasın varsın,
Üzerime doğacak, Âfitâb'ım, sen varsın!"

Sensiz geçen her saat yüreğimi dinledim,
Dinledikçe haykırdım, haykırdıkça inledim.
Şahidimdir içimde uzayan gecelerim,
Şahidimdir her gece yazdığım hecelerim.

Çâresiz, "bu da geçer" diye avunuyorum;
Ne desen, ne söylesen yine de seviyorum.

Ezik Çilek

Çağrı

Karagözlüm, daldıkça dalıyorum sevdâna,
Türküler dinliyorum; aşktan, hasretten yana.
Geceleri sen diye sarıldığım yorgana
Gözümden yağmur gibi yaşlar dökülmeden gel!

Aşk bir ve vuslat iki.. ayrılıksa üç hece,
Kavuşmamıza mani mesafeyse sadece.
Tahammül edemeyip çağırırsam bir gece
Horozlar ötüşmeden, şafak sökülmeden gel!

Karagözlüm, hemen gel; akşam sona ermeden,
Bir mevsim nöbetini diğerine vermeden,
Dağların, bayırların günahına girmeden,
Irmaklar kurumadan, sular çekilmeden gel!

Kağıda işleseydiği şu çektiğim elemi
Ormanlar yetişmezdi vermek için kalemi.
Hani ettiğin yemin? Verdiğin söz böyle mi?
Sevdalı yüreğime hasret ekilmeden gel!

Ezik Çilek

21.12.06

Neme Lazım

Buğulu camlara ismini yazıyorum önce,
Her harfinde yüreğimi incitiyorum.
Sonra üstünü çiziyorum süratlice,
Ben aslında hatıraları siliyorum;
Ya da öyle zannediyorum kendimce.

Zaman geçmiyor seni düşünmediğim zaman...
Gitgide içime dolan buhranlar, bunaltılar,
Ve bunca vakit halden anlamayan
Kederler, üzüntüler, çalkantılar...
Göğsümde bir ateş yanıyor durmadan...

Ne söylerse söylesin ağzım,
Kulak asma sen ana ömrümün ziyası.
Sensiz öyle mahzunum, öyle yalnızım;
Bu anasını sattığımın dünyası
Bilmem ki sensiz neme lazım.

Ezik Çilek

Sen Gidince

Sen gidince bir tanem tek tek söndü yıldızlar,
Güneş doğmaz, ay çıkmaz, sular uyumaz oldu.
Karanlıkta kaybetti hayallerini kızlar,
Delikanlı kalplerde ümit büyümez oldu.
Sen gidince bir tanem tek tek söndü yıldızlar.

Sen gidince saatler asırlarla kaynaştı,
Yağmurlar asit olup yağdı arzın üstüne.
Sarsıldı okyanuslar, gökyüzüne yanaştı,
Ağaçlar döktü bütün yaprakları köküne,
Sen gidince saatler asırlarla kaynaştı.

Ezik Çilek

20.12.06

Sorular

Baharın rengi nedir sevdiğim,
Mavi mi yeşil mi?
Mor mu pembe mi?
Baharın rengi nedir sevdiğim,
Yoksa siyah mıdır ayrı kalanlar için?

Ağaçlar niçin sahip çıkmaz,
Serseri dökülen yapraklarına,
Ve sersefil kalır yapraksız?
Ağaçlar niçin sahip çıkmaz,
Hiçlik övünülecek bir meziyet mi ki?

Kitaplar neden dilsiz kesildiler,
Neden suskun kaldılar gerçeklere,
Kapadılar gözlerini?
Kitaplar neden dilsiz kesildiler,
Güneş geceleri doğar mı ki?

Sayfalar nasıl sararır gün geçtikçe,
İnsanoğlu kederden gün gibi ağartırken
Simsiyah saçlarını.
Sayfalar nasıl sararır gün geçtikçe,
Ağlamazlar mı bizim gibi bahara için için?

Ezik Çilek

Kızıl Güller

Kızıl güller açmadı hâlâ hayal bahçemde,
Buz tutmuştu düşlerim, daha da çözülmedi...
Uçmayı sökemedi demek gönül serçem de
Henüz göklere kanat açıp da süzülmedi…

Umudum mu tükendi yoksa vuslata dair,
Heyecanım mı söndü saman alevi gibi?
Neden ki, mısralara düşman kesildi şair
Ve aşka veda etti kırık gönlün sahibi?

Hayatın tadı yoksa benim günahım nedir?
Niçin bana bu kızgın, bu öfkeli bakışlar?
Doğarken ağladığım ‘ayrılık var!’ diyedir,
Ve ölüm var diyedir, feryatlar, haykırışlar…

Bugün hoş bir şiirle gelmek isterdim sana,
Kızıl güller toplayıp, sunmayı dilerdim, yâr!
Bahsetmek istemezdim ayrılıklardan yana,
Neylersin ki âciziz; ‘ölüm’ ve ‘ayrılık’ var.

Ezik Çilek

11.12.06

Saâdet-i Âfet'im

Afet'im, toprak gibi çatlamaktayım, medet!
Cânım, âb-ı hayâtım, yârim bana yardım et!

Yardım et, kurumasın dudağım susuzluktan,
Aşk yeşersin gönlümde, esirgeme inâyet.

İnâyetin ile zer olur dokunduğun her türâb,
Serâb hakîkat olur, kalkar aradan hasret.

Hasretinle firkatin büyük cefâdır bana,
Kâfî değil mi mâhım çektiğim bu eziyet?

Eziyet etsen de sen, senden gelir ya, hoştur;
İstersen ateşe at, istersen kıl merhamet.

Merhametine muhtaç gönül, figân içinde;
Hesap vakti nur gibi doğ dünyâma saadet.

Saadet verir bir kez tebessüm etmen bile,
Tebessümün saadet, zülfünün teli âfet!

Ezik Çilek

Keşke

Ayrılık olmasaydı keşke hiç aramızda,
Başımı dizlerine koyabilseydim keşke...
Keşke hani geçen gün o son buluşmamızda
"Seni çok seviyorum" diyebilseydim keşke...

Ellerini tutsaydım yüreğime bastırıp,
Gözlerinin içine daim bakabilseydim,
Ve acıyla yanarken, alevden yel estirip
Yolları bir ucundan keşke yakabilseydim...

Ezik Çilek

9.12.06

Serencâm

Güneşimsin dünyada, aşkta âfitâb oldum.

***

Düştüm bir sevdânın peşine, harâb oldum;
Bir yudumda içtiğin yıllanmış şarâb oldum.
Gün batarken kıpkızıl ufukta sinsi sinsi,
Sularda dalgalanan şevksiz bir mehtâb oldum.

Asırları devirmiş, heybetli hitâb oldum;
Mecnun'un sahrâsında bir kurak serâb oldum.
Gönlümden sızan aşkın hayâliyle yazılan
Sayfaları tozlanmış eski bir kitâb oldum.

Bâb oldum... gözlerinden bahseden bir bâb oldum;
Kapkara gözlerinin değdiği türâb oldum.
Hâb oldum uykusu yok geceden arta kalan,
Hızır'ın keşfettiği hayat veren âb oldum.

***

Güneşimsin dünyada, aşkta âfitâb oldum.

Ezik Çilek

Sesini Duymadığım Bir Gecede

Dalgaların sahile vuran çığlıkları
Karışır gök kubbenin uğultusuna.
Yollar kıvrım kıvrım sancılanır;
Geceler üretirken yalnızlıkları
İnce ince doğrar yıldızların uykusuna,
Ayın ak gölgesi rüyama dolanır.

Kapkara bir örtüye bulanır sokaklar,
Kucağında aşıkları büyütür.
Alev alev yanan gece, karanlığında
Günlerin derdini koynunda saklar;
Issız sokaklarda dakikalar bile üşür
Ve ölüsü bulunur dakikaların güneş uyandığında...

Ezik Çilek

7.12.06

Demek Yetmiyor

Ellerim titriyor sana yazarken,
"Seni çok özlerim" demek yetmiyor.
Gönlümde dinmeyen sızılar varken,
"Sabırla beklerim" demek yetmiyor.

Gemiler yanaşmaz oldu limana,
İsyan etmektedir an'lar zamana...
"Dayanamam, katıp tozu dumana
Hemence gelirim" demek yetmiyor.

Gökte parça parça gezinen bulut,
Yüreğimden kopan bir buket umut.
"Sevdiğim gönlünü sevdamda avut,
Hüznünü silerim" demek yetmiyor.

14.11.06

Yetmez Mi?

Güneş gibi doğsan kara dünyama,
Görmeye başlardı doğuştan âmâ.
Sana diyeceğim gerçi çok ama,
"Seni seviyorum" desem yetmez mi?

Ben aslında böyle suskun değilim,
Aklımı toplasam çözülür dilim.
Dağ taş dile gelsin diye sevgilim,
"Seni seviyorum" desem yetmez mi?

Cihan oyalanırken bülbül sesiyle,
Bocalıyor zihnim gülün ye'siyle.
Gönlümü yarıp da her zerresiyle
"Seni seviyorum" desem yetmez mi?

Kanmış iken senin gibi serâba,
Ettiğim hatalar sığmaz kitâba;
Yarın çekilirken büyük hesâba
"Seni seviyorum" desem yetmez mi?

Ezik Çilek

Güzelliğin On Para Etmez

"Güzelliğin on par'etmez/ bu bendeki aşk olmasa"...
Gülüm, güller açıyor sen güldüğünde ya da bana öyle geliyor. Zannediyorum ki kimi zaman, zaman seninle ilerlemeye mecbur edilmiş, güneş seni görebilmesi için gözlerime memur edilmiş bir sarışın köle, ay senin güzelliğinden izler taşıyan bir demet rayiha...
Acaba sen ben seni sevdiğim için mi güzelsin, yahut sen güzel olduğun için mi ben sana güzel diyorum? "Güzel olduğu için mi Allah helalleri helal kılmıştır, yoksa helal kıldığı için mi helaller güzeldir" gibi bir döngü. Bırak onu mütefekkirler tartışsın, ben mi seni seviyorum yoksa sen mi benim sevmemi sağlıyorsun? Var mı bir cevabın?
Kalbimde sızlayıp duran bu yaranın sebebi ne? Neden zihnimi bir yaramaz çocuk gibi kurcalıyor sevdan? Sancısız bir günüm olmayacaksa olmasın, umurumda değil; elemi ben "el- Em" diye okurum. Derd'im, keder'im, zehrim... Derman'ım, çâre'm, iksirim...
Âb-ı hayât'ım!
Gözü yaşlı bir annenin yavrusu için duyduğu endişeden on sekiz bin alemden daha fazladır hissettiklerim. Zelzeleler yalnızca İstanbul'u vuran toprak kırılmaları değil, gönlümün bir yerinde sıkışmış bir aşk kütlesinin bulunduğu yerden acı içinde kıvranarak kendini dışarı atma mücadelesi... Yağmurlar sadece gökten insanlar susuz kalmasın diye indirilen su damlaları değil, nâr-ı cahîmden daha muazzam bir hararete sahip yürek kuyusunu dâr-ı selîme dönüştürmek için gerekli olan rahmet sızıntıları...
Ey Âfitâb! Ben mahzun bir katreyim. Bu yakman neden? Neden afetimsin?

7.11.06

Cinnet

Gözlerin ruhumu besleyen pınar,
Bakışın gönlüme bir derman olur.
Sevdan yüreğimde koca bir çınar;
Kök salmasa dünya bir zindan olur.

Yokluğun cehennem, varlığın cennet,
Gece seninle nur, sensiz zulmettir.
Sensizken zihnimi kuşatan cinnet,
Aşkımı yaştan kalbe rahmettir.

Ne ağrı kalır başta sesini duysam,
Ne onulmaz yara durur yürekte.
Aklı aşktan başka her şeyden soysam
Taze kanlar bile kurur yürekte.

Ezik Çilek

30.10.06

Hazan Hazandır, Hüzün de Hüzün

Sonbahar kışa bırakıyor yerini yavaş yavaş...
Sarısıyla, kırmızısıyla, soluk ve soğuk renkleriyle
Kaçıyor beyaz mutluluktan;
Oysa kendisiydi canlılığı öldüren yazı üşütmekle .
Ekim ortasında bahar mırıltıları estirse de
Kendini bilmez rüzgâra,
Hazan hazandır, hüzün de hüzün...
Ve baharla vedalaşalı beri
Tadı kalmadı gecenin, gündüzün.

***

Tatlı nağmelerini nisyan bataklığında unutmuş bülbüller,
Ve her solan gülün ardından
Yalnızlığa isyan etmedeler.
Sevdalı gönüllerin hasrete tahammülünün,
Bilmecesi burada işte
Derinden, içli bir ah çekişte
Sabırla acıda devam edebilmenin...

***

Dermanı kızgın kumlarda aradı Mecnûn.
Leylâ ise masum ama korkak hayallerde...
Çünkü umudun tükendiği yerde
Hükmü kalmamıştır cesurluğun.

***
Sonbahar kışa bırakıyor yerini yavaş yavaş...
Hazan hazandır, hüzün de hüzün...

Ezik Çilek

28.10.06

Ey Rüzgâr

Sen, yüzümü nefretle tokatlayan rüzgâr, sen!
Sebebi ne bu kinin, bu hıncın sebebi ne?
Ne olurdu vurmayıp mutluluklar indirsen
Ucu ölüme mıhlı ömrümüzün cebine?

İstemem, saçlarımı okşamasan da olur,
Esme istiyorsan gönlüme ılık ılık...
Ne yârin diyarından getir bana bir huzur,
Ne sisli gecelerden kopkoyu bir yalnızlık...

Ezik Çilek

12.10.06

Üzersem Lanet Olsun

Yanağın ıslanırsa eğer benim yüzümden
Eksilmesin bende dert sevdiğim, gözümde yaş...
Mesut değil de mahzun olursan sözlerimden
Dilime kor yağsın sevdiğim, gönlüme taş...

Felç olsun ayaklarım eğer seni üzersem,
Parmaklarım işlemez, dizlerim tutmaz olsun!
Seni üzersem gönlüm perişan, zihnim sersem,
Boğazım -yırtılsın da- bir lokma yutmaz olsun!

Deryada boğulayım, ateşlerde yanayım;
Sensiz vücut gerekmez bana gülüm, zaittir.
Üzersem cehennemde dirilip uyanayım;
Bedenim nârın olsun, özüm sana aittir.

Ezik Çilek

6.10.06

Daralır Mapusta Vakitler

Mapushane içinde geçmez vakitler gülüm;
Koğuşların birinde akrep pusuya yatar,
Zehirli iğnesiyle vakte aşılar ölüm,
Yelkovan bir başına kalır, volta atar.

Mapushanede insan seçmez vakitler gülüm;

Günler, aylar, yıllar da gün ardı insan satar,
Alında çizgiler bir, koğuşlar bölüm bölüm…
Parmaklıklar ok gibi, gelir gönlüne batar,
Mapusta aşka kıymet biçmez vakitler gülüm.

***

Her tarafında solgun yüzler, sessiz duvarlar…
Nereye bakarsan bak, tek canından bezersin.
Güne karışan saat benliğini yuvarlar,
Zamandan hatıranı işte o an süzersin;

Her tarafta mazi var ve nefessiz duvarlar…

Bazen ranzanda yatıp hayallerde gezersin;
Sıcacık güneş, güzel hava, yeşil civarlar,
Mavi göklere dalıp, denizlerde yüzersin.
Her yer kafestir oysa ve hevessiz duvarlar…

Ezik Çilek

30.9.06

Üç Şey

Cihanda üç şey var çare bulunmaz,
Başa geldiğinde saç baş yolunmaz,
Dermanı kimdedir -varsa- bilinmez,
Biri hasret, biri gurbet, biri aşk...

Mecnûn'un Leylâ'sı gönlümü deşti,
Kerem'in sevdâsı gönlümde pişti.
Semadan avcuma üç elma düştü:
Biri hasret, biri gurbet, biri aşk...

Yavus Selim gibi bir yiğit bile
Zebûn oldu âhû gözlü güzele.
Mevlâm üç nimeti vermiş ezele.
Biri hasret, biri gurbet, biri aşk...

Ey gönül, bilirim aşıksın sen de,
Firkat var sonunda istemesen de.
Sevdânın esrârı saklı sînende,
Biri hasret, biri gurbet, biri aşk...

Ezik Çilek

22.9.06

Affeder Misin?

Elimde olmadan üzdüysem seni ,
Canıma kıyarsam affeder misin?
Sevdaya tutulmuş deli gönlümü
Saçlarına sarsam affeder misin?

Üzülürsen yanarım ben çöl gibi,
Yüreğimi paralarım pul gibi.
Tevbe eden bir günahkar kul gibi
Yalvarsam, yakarsam affeder misin?

Akılsız başımı taşlara vurup
Bir gece gelirsem kapına durup
Ömür boyu eşiğinde oturup
Mecnunca ağlasam affeder misin?

Bu dünya hakirdir, bu dünya nâdân,
Senin olmadığın yer bana zindan;
Bîçâre döktüğüm gözyaşlarımdan
Bir dünya kurarsam affeder misin?

Saadetim yüzündeki bendedir;
Can sendeki bende bendir, bendedir.
Dert bende, gam bende, hasret bendedir,
Bir medet umarsam affeder misin?

Bülbül gibi sevdim pembe gülümü
Unuttum o vakit ilk kez ölümü.
Mansur gibi yanıp varlık külümü
Rüzgarlara karsam affeder misin?

Ezik Çilek

14.9.06

Boyacı Çocuklar

Yeşil bir parkın ortasında tahta bir bank:
Yan yana oturmuş iki yumurcak;
İkisinin de yüzü siyah boyalı,
İkisinin de gözlerinde solgun bir ışık,
İkisinin de yüzü güleç ama gözleri dumanlı,
İkisinin de aklı sanki biraz karışık.

Ayaklarının dibinde duran birer yağlı sandık;
Ekmek tekneleri,
Ciğer-pareleri,
Kendileri...

Yüreklerinde bir ince sızı;
Yaşam kaygısı, ekmek kavgası
Ve aslanın ağzı...

Ne oyun bilirler
-Sandıklarını dümbelek yapmaktan başka-
Ne de tekerleme
-“Boyayalım, boyayalım” haricinde-

Yaşanmamış bir çocukluk
Ve Minik avuçlarına sunulan
Üç kuruşluk mutluluk…

Ezik Çilek

11.9.06

Ay Yüzünden...

Sen…
Aklımı başımdan alan fettan bakışlı,
Ay yüzlüm… Sen!
Derlemiş toplamışsın ne varsa güzellikte,
Ellerinden
Ta ayaklarına...

Tependen
En uç noktana kadar
Derya gibi nur akar
Ay yüzlüm,
Ay yüzünden
Senin…

Ezik Çilek

9.9.06

Gelirim

Sevdiğim kalbimde sana hasret var,
Kor gibi tutuşup yakar da yakar.
Araya girmişse yollar ne çıkar?
Yağmur olur, bulut olur gelirim.

Üzülme ne olur yârim katiyen,
Geçer bu ayrılık sabreder isen.
Hani sen olur da hüzünlenirsen
Yüreğine umut olur gelirim.

Kim demiş sahralar aşılmaz diye,
Dağlar delinmezmiş, kim demiş, niye?
Daha soğumamış taze ölüye
Gerekirse tabut olur gelirim.

Seherde horozlar uyandırırken,
Daha güneş kendin’ belli etmeden,
Ufuklara endam, çizgilere en,
Noktalara boyut olur gelirim.

Ezik Çilek

5.9.06

Falda Ayrılık Çıktı

Gazetelere baktım bugün, canım sıkıldı;
Savaş, ölüm, ihanet, intihar, yolsuzluklar...
"Kadıköy'de şairin tarih evi yıkıldı!"
Bunları insan değil, sanırsın şeytan yapar.

İnsan, insanın kurdu, elma gibi çürütür.
Üzüm üzüme baka baka kararır zaten.
"Ne olacak dünyanın hâli?" diye düşünür,
Bir çıkar yol bulamam da üzülürüm bazen.

Halbuki düşünecek o kadar çok şey var ki...
Bana ne savaşlardan, bana ne ölümlerden?
"Acaba gülüm benden uzakta ne yapar ki?
Bir vakit olsun seni edemem düşünmeden.

Yanımdaki masanın üzerinde duran bir
Gazetede magazin sayfaları açıktı.
Fallara kaydı gözüm: -ikimizin burcu bir-
Sevdiğim falımızda bugün ayrılık çıktı.

Fallara inanmam da canım sıkıldı yine,
Bugün hiç iyi haber duyamayacak mıyım?
Bugün her günden daha muhtacım teselline,
Bir çift tatlı sözünü ne zaman duyacağım?

Ezik Çilek

4.9.06

Yağmur

Sel gibi boşanan yağmur,
-Göğün billur gözyaşları-
Bazen cama tıklar durur,
Davet için dışarı.

Gökteki bulutlara denk
Açılır siyah kubbeler;
Açılır her yerde tek tek
Göğe karşı şemsiyeler.

Böcekler bile saklanmış
Buldukları bir köşeye.
Hepsinin aklında kaçış
Eşeleye eşeleye...

Yaprakların üzerinde
Boncuk boncuk çiğler kalmış.
Yağmur tek yaprağa değil,
Çiçeklere de ağlamış.

Yağmur! Süzülüp içine
Yerin çatlak dudağından,
Çok selamlar getirirdin
Güneş, ay ve yıldızlardan.

Yağmurdan arta kalan
Islak toprak kokusu
Ve camda soğuğa koşan
Sıcak hava buğusu...

Ezik Çilek

Eylül

İnce ince bir yağmur yağıyor karşı camda,
İçini boşaltıyor sanki gök yer yüzüne…

Topraklar suya hasret, geceler gündüzüne,
Suyun şakırtısında tüm şarkılar hüzzâmda.

Dökülürken yapraklar dalların hepsi gâmda,
Koşmaktayken yapraklar ağaçların dizine.

Ağıt yakar rahmeti göğün, yazdan güzüne,
Suyun camla sohbeti çınlamakta odamda.

Eylül’de olmasa da en azından rüyâmda
Bakmak isterdim uzun uzun kahve gözüne.

İnce ince bir yağmur yağıyor karşı camda,
İçini boşaltıyor sanki gök yer yüzüne…

Ezik Çilek

Ayak İzinde

Hiç farkımız olmasın yârim, birbirimizden,
Ne dert varsa sende aynısı bende olsun!
Yanımızdan sel gibi, zaman, akıp giderken
Senin yüreğin bende, benimki sende olsun!

Dağların üzerinde gezen bulutlara bak
Yemyeşil ağaçlara, masmavi gökyüzüne…
Gök kadar sonsuz sevgim, bulutlar kadar berrak
Karışırken yüreğim ayağının izine...

Ezik Çilek



30.8.06

Sana Ne

Yazdığın mektupları okuyorum tekrardan,
Gözyaşımla birlikte gözümden siliyorum.
Onca satır içinde sarfettiğin laflardan
Tek "Sevmiyorum" sözün gerçekti, biliyorum..

Seven benim, yok yere acı çeken yine ben,
Benim için üzülme diyorsun, sana ne ki?
Geceye sığınırım seni hayal etmekten,
Ses etmezken sana ne yıldızların bir teki?


Ezik Çilek

Selam Gönderiyorum Ak Bulutlardan

Ak bulutları benden bir selam yollar gibi.
Sana gönderiyorum hep gülsün diye yüzün,
Girmesin aramıza yıllar da yollar gibi.
Hasretimiz artmasın birbirimize gün gün,

Nasıl ki uçamazsa kanadı kırık bir kuş,
Buralarda öylesi kaldım uçmaya hasret.
Mecnun dahi feleğe böyle sesleniyormuş:
"Ne ben sana söveyim, ne sen bana aşkı zehret!"

Sazlıkta batan güneş dönüşürken şarâba
Sarhoş oldum bir yaprak hışırtısıyla, niye?
Seni kıskanır diye düşman oldum mehtâba,
Ummanı bir yudumda içtim, dalgasız diye.

Sana gönderiyorum hep gülsün diye yüzün,
Ak bulutları benden bir selam yollar gibi.
Hasretimiz artmasın birbirimize gün gün,
Girmesin aramıza yıllar da yollar gibi.


Ezik Çilek

Kül tablasında ruhu örselenmiş izmarit
Gibiyim…
Yanıyorum…
Söndürme sakın beni!
Ateşim ol,
Yak beni hasretinle!
O vakit
Saadete kavuşur gönlüm anarak seni…

Yazık

I. Merhamet
Vuslat bekler beyhûde yere, gönüle yazık,
Senin gibi bir gülü gören bülbüle yazık…

Bahar gelir, canlanır tabiat aşkın ile,
Hasedinden çatlayıp açmayan güle yazık.

Geceler yoldaşımdır, hayâlin tek tesellim,
İçinde olmadığın kuru hayâle yazık.

Ferhat’ın kazmasını vurmadığı dağlara,
Mecnun’un basmadığı kıpkızıl çöle yazık…

Yazık aşktan habersiz yaşayan nefislere,
Adını zikretmeden konuşan dile yazık.

***

II. Sitem
Sular çağlar sana kavuşmak arzusuyla,
Sana ulaşamadan dinen o sele yazık.

Bütün zerreler senin etrafında dönerken,
Saçının arasında gezinmez yele yazık.

Can kafeste hapsolmuş, varamaz yar yanına,
Azat etmeyip, halden anlamaz tele yazık.

Hor görme sevdamı ki cihanı tutar gökte,
Lakin bir dem elini tutmayan ele yazık.

Zaman zulüm edermiş sevdalı yüreklere,
Bir asır gibi geçmek bilmeyen yıla yazık.

Ezik Çilek

18.8.06

Yetiş Ey Âfitâb!

Âfitâb’ım, sebeb-i saadet’im, narin gülüm…
Gönlümdeki hicran yarası günbegün depreşiyor. Çaresi malum olsa da ifası zor... Mesafeler hiç bu kadar uzamamıştı hayatımda. Sekiz saat ile sekiz ayın arasında sıkıştım kaldım. Birader’im, “Leyla ve Mecnun” kitabını almış, Hüsey’in Bayçöl’ün… İskender Pala’nınkini almasını temenni ederdim, okumasını tavsiye ettim de… Fakat iki dakika karşımda dursa, Mecnun’un neler çektiğini hâlimden anlayabilir, anlamak ne kelime bizatihi şahit olabilirdi… Heyhât, derunumda saklamak zorunda kaldığım his fırtınasını burnumdan bir nefesle kaçıracak olsam –maazallah- ortada ne dünya kalacak sanki, ne eflâk… Kıyamet saatinde de öyle değil mi zaten, sıcak bir nefesle ruhu teslim ve geride kalanlara büyük bir azap… İçimde her gün kıyametler kopuyor benim, ölüp ölüp diriliyorum. “Cüz’ü Lâ Yetecezzâ”m (parçalanmayan atomum) kalbimin en ücra köşesinden bütün bir vücuda yön ve talimat veren süveyda’m…
Ağustos sıcağının kavurduğu bedenler, güneşe lanet okuyorlar… Halbuki güneş bir ayna sadece, kalbimin sıcaklığını yansıtmaktan bile âciz bir su kütlesi... Aşkım hem var oluş hem yok oluş nedenim. Hasretimin kaynağı ve hasretime kaynak… Kuraklıkta can çekişen bostan sebzeleri gibi semaya dikilmiş, hararetimi söndürecek bir rahmete muhtacım: Vuslat…
Ârızın yâdiyle nem-nâk olsa müjgânum n’ola
Zâyi olmaz gül temennâsiyle virmek hâre su [Fuzuli]

Şair en azından kendi göz yaşıyla ıslanabiliyor. Ben ondan da acizim, yanık bir kor gibi bütün nemimi dışarı atmışım, tek bir damla yaş ile bahtiyar olacak kadar yokluktayım.
Yetiş!..

Ezik Çilek

11.8.06

Sıkıntı

Koyu bir keder sarar etrafımı çoğu kez,
Ümitlerim kırılır, hayâllerim yıkılır.
Elim kaleme gider, kalem kâğıda gitmez.
İşte böyle anlarda canım çok... çok sıkılır.

Sesini duysam... neşem yerine gelir elbet,
İçim ferahlar, kalbim coşar birden sesinle.
Sesini duysam... gayri üzülmem ilelebet
Önümüzde sürecek ömür varken seninle.

Ezik Çilek

10.8.06

Geleneksel Sanat

Geleneksel sanatın insan zihninde ilk çağrıştırdığı şeyler; meşakkat, İslam, kültürdür. Sebebine gelince; eski(mez) manada sanat, kişinin nice zorluklara göğüs gerip İslamî unsurlar ile yoğrulmuş bir kültürün ananevî olarak orijinal üslûp ve ifadesini bulmasıdır.
Geleneksel Türk-İslam sanatının insan ruhuna kazandırmış olduğu en mühim şey, dinginlik, sükûnet, huzur ve ferahatın yanında aklın gönüle tabi olmasını sağlamasıdır. Tezyin ile uğraşan bir kişi, selim bir kalbe ve salim bir fikre sahip olur ki dünyâyı anlamlandırma ve değerlendirmede bu iki kuvveti arkasına alarak evrensele ulaşma çabasında muvaffak olur. Tasvîrin hususî mahiyeti karşısında umuma kucak açan geleneksel sanat, İslamî yaşama metodunun temel prensiplerini bünyesinde barındırdığından, inancın bütün bir hayat tarzını şekillendirmesinde de yardımcı olur.
Hat, tezhib, ebrû, minyatür, oymacılık, vb. uygulamaların tabiatında var olan sabır, tevekkül ve azim, yaşamı tamamıyla sarmalayan bir stil olarak karşımıza çıkar. Mürekkepli kamışın aharlı kağıt üzerindeki cızırtılı dansı, rengarenk boyaların kitreyle yumuşatılmış sudaki raksı Hâlık’ın küllî iradesi ile kulun irade-i cüz’iyyesinin âhengini gözler önüne seren bir ibret hâdisesidir. Bu âhenk, hakiki manada tefekkür edildiği taktirde, samimî gönüllerin sarih bir biçimde rahatlamasına bihakkın vesiledir. Rahatlayış, sadece o âna mahsus değil, belki de ömür boyu sürecek bir zaman dilimini kapsayacak keyfiyettedir.
O hâlde sanatçının, hilkatin gayesini anlamasında, kader ve kazanın hudutlarını kavramasında bir mani kalmamıştır. Aksine sanat, böylece, kişiyi günlük meşgalelerden, sıkıntılar yumağından ve en önemlisi sıradanlığın alev çemberinden kurtarır, hayatının zehrolmaması için “inşirah” iklimine doğru yelken açmasını temin eder. Ruh coğrafyasını alt üst ederek karış karış fetheden bir anlayışla, kalbi, mutmain mertebesine oturtur.
Geleneksel sanatın âdemoğluna vermiş olduğu faydaların listesi elbette uzayıp gider. Sadece kendisine zaman ayrılmasıyla yetinip, eşsiz güzellikteki bir dünyanın kapılarını aralayan bu uğraş, bu ifade biçimi, şimdiyse “Gönüllü Kültür İşçileri” denilebilecek bir avuç insanın omuzlarına binen bu büyük yük, kendisini sahiplenecek, kendisiyle ruhuna sahip olacak kişileri bekliyor, hem de hararetle…

Ezik Çilek

5.8.06

Çıktın mı Asumana

Boş hayaller peşinden koştun da yorulmadın,
Bir vefasıza verdin ömrünü, neden gönül?
Sen yürürken sessizce sevdada mıydı aklın?
Kapıldın rüzgarına daha görmeden gönül.

Sen görmesen de, işte, yolun sonu çıkmazda...
Her gözü açık olan menzile varamaz da
Miraca çıkılırmış bir aşkta, bir namazda.
Çıktın mı asumana uçup yerlerden gönül?

Ezik Çilek

İsterdim Ki

İsterdim ki bir tanem yanımda ol daima,
İsterdim ki ellerin hep ellerimde olsun.
İsterdim ki ayrılık girmesin aramıza,
İsterdim ki mutluluk her yerde seni bulsun.

İsterdim ki bir ömrü beraber yaşayalım,
Vereyim yüreğimden derlediğim gülleri.
İsterdim ki cihnı baştan başa gezelim,
Harcayalım yılları, beraberce, günleri...

Bir çocuğumuz olsun isterdim sana benzer,
Güldüğünde gül açsıın pembe yanaklarında.
Senin gibi konuşur, sen gibi kalkar, gezer,
Cennet kokusu olsun isterdim kokusunda.

Ezik Çilek

25.7.06

Ne Zaman Seni Düşünsem

Ne zaman seni düşünsem
Darmadağın oluyor kalbim,
Kendimi kaybediyorum gülkurusu bakışlarında…
Bir yaprak gibi titriyor kalbim,
Sıtmaya tutulmuş gibi,
Ne zaman seni düşünsem…
Bir kitabın satır aralarında
Seni hatırlatan kelimelerin altını çiziyorum.
Gözlerini arıyorum geceleri koyu göklerde
Yıldız kılığına girmiş,
Kimi zaman Venüs’üm oluyorsun
Kimi zaman Ülker’im…
Zühre’m, Süreyya’m, Çobanyıldızı’m…
Ağaçların huşû ile kımıldanışında
Kuşların süzülüşünde usulca,
Bulutların beyaz bir tül gibi
Havada savruluşunda
Bir ceylanın koşuşunda,
Uçuşunda bir kelebeğin özgürce
Sen gelirsin aklıma,
Gülkurusu bakışların gelir.
Gülüm,
Ey uykusuz gecelerimin çerâğı,
Ey mazimde doğan güneşim,
Kalbim heyecan içinde kalıp
Kafesine sığmayacağı tutuyor,
Heyecandan öleceğim sanıyorum
Ne zaman seni düşünsem…

Ezik Çilek

19.7.06

Dün Akşam

İlk defa gördüm sizi dün akşam evinizde
O anda bir şey oldu gönlümde kıpır kıpır.
Dün akşam anladım ki ben sizin sayenizde
Aşk insanın aklını nasıl başından alır?

Hoşsunuz, güzelsiniz, hayli sevimlisiniz,
Bir kusurunuz varsa -affedin- göremedim.
Susmanız, konuşmanız, cana yakın hâliniz...
Dün akşam uzun müddet kendime gelemedim.

Ezik Çilek

Hüküm

Karakuşî hükümler ile verdin hükmünü,
Artık ne ümîdim var ne de aşkta kararım.
Sekiz sene cebimde taşıdığım resmini
Hiç düşünmeden tutar, gönlüm ile yakarım.

Ezik Çilek

17.7.06

Görünen O Ki

Senden bana hayır yokmuş demek yâr,
Alıp da başımı gitmek göründü.
Onca yıl bekledim boşu boşuna
Bana yalnız sitem etmek göründü.

İçimde dağları yıktım bir anda
Seni buldum bir gün felek çarkında.
Mecnun bilir sonu, o da farkında;
Çöllerde gönlümü gütmek göründü.

Bir soru takıldı şeydâ bülbülde
“Ümit kalmış mıdır solmamış gülde?”
Hep tutmuşken alevleri gönülde
Korlarda eriyip bitmek göründü.

Şöyle bir düşündüm bugüne değin:
Madem yüz vermedin, beni sevmedin
-Yüksekten korkarım aslında lâkin-
Bedenime yarda yitmek göründü.

Ezik Çilek

Demek Ki

Tatmadıysan Kevser’i daha dünyada iken
Sen sevdâ cennetine giremedin demektir.
O hâlde senin için ölüm de henüz erken,
Zîrâ gönlünce ömür süremedin demektir.

Ezik Çilek

Kin

Sakın benden isteme sığınacak bir kucak,
Parmağına yüzüğü kim taktıysa ona git!
Ayak bastığın yerden kaçarım köşe bucak,
Yakıp yıkarım bende ne varsa sana ait.

Senin üstüne doğan güneşe darılırım,
Küserim yıldızlara sana göz kırptı diye.
Sembol de olsa bize hilâle kırılırım
Sisli bir gece vakti gözüne çarptı diye.

Dokunduğun gülleri ateşe vereceğim,
Kökünden keseceğim kokladığın lâleyi.
Baktığın bulutları yerlere sereceğim,
Kızıla vuracağım masmavi gök kubbeyi.

Ezik Çilek

10.7.06

Başıma Gelenler

Senden gayrına baktım hayatım zindan oldu
Ağladım gecelerce, dünyalar handan oldu.

Himmete muhtâc idi cânım hicâb içinde
El verdin vermesine; nâra kumandan oldu.

Merâmım nîrân olmak idi hâk-i pâyinde
Nihân oldu ziyâlar, gönül canından oldu.

Bir ışığa râzıyken içinde karanlığın
yandım sensizliğinde, yüreğim şamdan oldu.

Ey dîlârâ, dîlhûnum, gamzene vurulmuşum,
Beni kaşından atan yazık ki sevdan oldu.

Çevremi çepeçevre kuşatan yalnızlıkta
Eylüle isyan ettim, baharım nâdân oldu.

Issız sahrâda iken düştüm bir lâlezâra
Nimete şükretmedim, çektiğim bundan oldu.

Ezik Çilek

5.7.06

İmkansızlık

Seni unutabilir miyim? Sanmıyorum.

Ne zaman doğmaktan vazgeçerse güneş,
Ne zaman paydos ederse yakmaya ateş,
Ne zaman durursa zaman,
Ne zaman kavuşursa birbirine yollar,
Ne zaman ölüm öldürmezse,
Geceyle gündüz dadaşmazsa,
Ve dünya durduğunda olduğu yerde,
Ya da aya sarıldığında,
Göktaşı gibi tahrip gücü yüksek ayrılık
Zarar vermediğinde gönüllere,
Balıklar karaya çıktığında,
Kuşlar suyun altına daldığında,
Duyduğunda gözler,
Dudaklar gördüğünde ve güldüğünde kulaklar,
Teselliler unutturduğunda sızıları,
Ancak o vakit,
Yalnız o zaman unuturum seni!

Bana Öyle Geliyor Ki

Kurşunî bir hava var gökyüzünde,
Ya da cıvıl cıvıl; bana öyle geliyor.
Ya kuşlar suskun her zamankinden,
Yahut sağır oldum, duyamıyorum.
Göremiyorum önümde uzanan
Yağmur ile güneşin çocuğu gökkuşağını,
Çağlayanlar donuk sanki, akmıyor,
Meltemler esmiyor tatlı tatlı, neden?
Belki de ben çıldırıyorum.
Çiçekler bile ağlamaklı sanki çimenlerde,
Aydınlık bile karanlıkla sarmaş dolaş.
Umutlar mı sönmüş, hayaller mi yıkılmış,
Ben mi çok hüzünlüyüm bugün
Yoksa gönüller mi kırılmış?
Ben ben değilim bugün,
Yağmur yağmur değil,
Dünya kahpeliğinde bile heyecanlı değil!
Kurşunî bir hava var gökyüzünde,
Ya da cıvıl cıvıl; bana öyle geliyor.

Ezik Çilek

Zor

Yeryüzünde aşksız yaşamak zor kardeşim,
Ölmek demektir bir yerde,
Kirlenmek demek,
İnsanlıktan çıkmak demek.
Fakat sevmek de zor kardeşim,
Sevmekten ziyade sevmekte karar kılmak…
Âb-ı hayâttır aşk,
Bulabilmek gönül gözü gerektirir.
Sabır gerektirir Hızır’ın yanında,
Diline hâkim olmak,
Nefsine hâkim olmak.
Hançerlenmekten korkmamak lazım gelir.
Var oluştur anbean yeniden,
Dirilmektir yandıktan sonra küllerinden.
Hâsılı kardeşim,
Sevmek de zor,
Sevmemek de…

Ezik Çilek

Yeminimdir

And olsun ki…
Sensiz geçen uzun kış gecelerine,
Aldığım nefese,
Söylediğim sevda türkülerine,
Umutlarıma, hayallerime,
Geçip giden gençliğime,
Güneşe, aya,
Bir ömür seyretmeye doyamadığım yıldızlara,
Eşsiz mevsimlere
Ve getirdikleri güzelliklere and olsun ki…
Ve mecnunluğuna Mecnun’un,
Dağ deviren Ferhat’ın kazmasına,
Şirin’in şirinliğine,
Güzelliğine Leyla’nın,
İyiliğe, kötülüğe,
Hayra ve şerre,
Hayatımızı kuşatmış kadere
Ve kazaya,
Ve suya sevdiğim,
Sudaki zerrelere kasem olsun ki
Seni çok sevdim.
Vallahi, billahi, tallahi
Daha da seveceğim.

Ezik Çilek

Yapasım Gelir

Öyle tiksiniyorum ki ara sıra yaşamaktan,
Kendimi bir yardan atasım gelir.
Geçmiş yıllarıma özlem duymaktan
Zamanın kucağına yatasım gelir.

Küçük hesaplar peşinden koşamam ben,
Başkasının mutsuzluğuyla mutlu olamam.
Dünya ki değişse de insanlar, değişmeyen…
Düşündükçe ateşlere tutasım gelir.

Nerede sevdiklerim, nerede dostlarım?
Gittikçe yabancılaşıyor çevrem, daralıyor…
Gittikçe azalıyor geleceğe dair umutlarım,
Çaresiz gönlümü satasım gelir.

Zihnim bulanıyor sürekli nedense,
Karamsarlığın ortasındayım çok vakit.
Gönlü bu dünyaya yem etmektense
Bir kasırga içine katasım gelir.

Cesaret Edemediği Zaman

Gönül kışa tutuldu,
Sevda ayazında can çekişmekte şimdi…
Ve seni hatırlattığı için sevgilim,
En çok da gülleri özledi.
Çok fazla heyecana gelemiyor artık,
Her acıyla biraz daha korkaklaşan yürek.
Halbuki…
Deli gibi esen rüzgar ile dost olmuştu,
Onunla gezmişti bayırları, çayırları,
Yüce yüce dağları, ıpıssız çölleri…
Suratında hissetmişti
Yağmur tanelerinin ferahlatan serinliğini,
Sızlatmıştı kimi zaman
Yanardağların bağrındaki sıcaklık…
Rengârenk çiçekler açardı ikliminde,
Boy boy fidanlar yeşerirdi.
Dallarına tutunup asırlık çınarların
Tepesinde gözlerdi seni.
Masmavi denizlerin verdiği huzurla
Sımsıkı sarılırdı hayallerine,
Hayata daha çok bağlanırdı.
Kuşlardan seni sorardı
Açıp bağrını uçsuz bucaksız göklere.
Aslına bakarsan sevdiğim,
Kalbim önce, çok önce titredi son kez,
Sonbaharını çok evvelden yaşadı;
Ellerini tutmak isteyip
Cesaret edemediği zaman…

Ezik Çilek

4.7.06

Gazel

Aşkın ile hemhâl olanın nûşu şarâbdır,
Aşkından uzak olmayanın hâli harâbdır.

Sînin arasında veriyor cânını gönlüm,
Herhalde lebin dâr-ı bekâya varan bâbdır.

Endâmını görüp dediler hep bir ağızla
Encâm ile eflâk: “Sanırız kim bu serâbdır”.

Ahbâba sorun sevdâmı anlatsın âheste
Dîvâneliğim kim beni mesrûr kılan âbdır.

Dîdârını bir kez gören âşık olmaz iflâh
Ruhsârını bir kez görenin sonu türâbdır.
--./.--./.--./.--
Ezik Çilek

28.6.06

Tuyuğlar-4 [Acaba]

Zorda kalsam destini vermez misin,
Bak nasıl tüter duman görmez misin?
Sevdiğim, yanmaktayım kavrulmada;
Elde olsa çâreler sermez misin?
-.--/-.--/-.-
Ezik Çilek

27.6.06

Tuyuğlar-3 [Geçmedi]

Geçti serden dîl de yârdan geçmedi,
İçti zehrlerden de dermân içmedi.
İste versin cânı derhâl gâm değil,
Göçtü dünyâdan da aşktan göçmedi.
-.--/-.--/-.-
Ezik Çilek

Tuyuğlar-2 [Hâre Yok]

Yâr senin hicrânına bir çâre yok,
Gönlü âteşler yakar da yâre yok.
Gelse senden bin cefâ derd etmezem,
Çehren etrâfında zîrâ hâre yok.
-.--/-.--/-.-
Ezik Çilek

Tuyuğlar-1 [Gâm-ı Ferdâ]

Âb-ı sevdâ içmişim ben bir gece,
Ol vakitten beri dîlde tek hece.
Gâm-ı ferdâ ile bozdum zihnimi,
Dembedem gönlümde sevdâ bilmece.
-.--/-.--/-.-
Ezik Çilek

21.6.06

Şimdi Virane Oldum

Sen olmasan bilmezdim güllerin solduğunu,
Pespembe dünyalarda bir başıma koşardım.
Sen olmasan görmezdim ölümğn olduğunu,
Her batan günün ardından methiyeler yazardım.

Aklın girdaplarında kaybolmazdım önceleri,
Bir kuş gibi özgürdü zihnim, davul gibi boş...
Hayatı doyasıya yaşıyordum, inceden,
Şimdi virane oldum: Yalnız, rutubetli, loş...

Ezik Çilek

20.6.06

Nefesimi Yaktım [Modüler]

Ağlıyorum kimseye duyurmadan sesimi,
Kimseye göstermeyip gönlümde kor tutarken.
Duyurmadan gönlümde kopan gür nefesimi
Sesimi kor tutarken nefesimi yaktım ben.

Ezik Çilek

15.6.06

Çok İse Aza Tut

Uzun zamandan beri yağmur yağmamıştı, bugün yağdı. Uzun zaman geçti aradan seninle bakışmayalı… Aracın camına akseden ışık huzmelerinin yüzüne okşayışını imrenerek ve biraz da kıskanarak izlemeyeli çok vakit oldu. İki nur’un ortasında ne yapacağını şaşırmış bir vaziyetteyim, bocalayıp duruyorum.
Ömrümün seyir defterine yazdığım en heyecanlı, en olağandışı, en harikulade, muhteşem, destansı bir kayıtsın sen, en inanılmaz ama en gerçek… Aklın tarumar, gönlün hercümerç, vücudun bîtâb u harâb oluşunun hakka’l-yakîn şahidi olmakla me’yûs ve mahzun değil, aksine mesrûr ve müftehirim. Beynimden sızan fikir zerreciklerinin o görülmeyen her bir enerji tanesinde senin varlığın var ve benim hayata tutunma sebebim işte bu minik, minicik şeyler… Yokluğunda bile bir hayatın kaymamasına vesilesine oluyorsun, fevkalbeşer güzelliğinle kubhu bile hüsn gösterebiliyorsun farkında olmadan.
Ger elim kessen kalır dâmân-ı lutfunda elim
Lutfunu kessen kalır destimde lutfun dâmeni

Kendi ateşimde cayır cayır yanıyorum. Âh ettiğime bakma sakın, bakma feryatlar savurduğuma. Bu çığlıklarımdır beni zinde kılan. Her haykırış bir sabrın sonu aynı zamanda diğerinin başlangıcıdır.
Sabrım inayetin gibi az ise çoğa say
Cevrin gözüm yaşı gibi çok ise az tut

Olur mu?

13.6.06

Ateş

Gözler ateş, dil ateş, kirpikler, kaşlar ateş;
Felah yolunda bile büsbütün taşlar ateş.

Bir damlası yeterken söndürmeye ol nârı,
Çakmak olmuş çeşmimden düşen şu yaşlar ateş.

Cin ateş, şeytan ateş, ezelden biliriz de
İnsan diye gezinen ekseri başlar ateş.

Alev olur bulutlar, kor yağdırır toprağa
Semadan ateş düşer, bembeyaz kışlar ateş.

Ezik Çilek

12.6.06

Geldim

Sana selam getirdim uzaktan, çok uzaktan
Onca yolu bir acı kahve içmeye geldim.
Bir "hoş geldin" demene feda olsun, âh, bu can;
Dost, seninle muhabbet ekip biçmeye geldim.

Gönül işinden yana muzdaribiz ikimiz,
O dert senin bu benim diye seçmeye geldim.
Yar kucağında derman aradık onca yıl biz;
Serden geçtim de şimdi yârdangeçmeye geldim.

Otur yanıma şöyle, gel üzülme yok yere,
Sıkıntıdan bunaldım, gönlü açmaya geldim.
Madem ki gülyüzlümüz atmış gönlü yerlere,
Ne varsa yüreğimde tutup saçmaya geldim.

Ezik Çilek

10.6.06

Bizim Nesil Talihsizdir

Çok talihsiz bizim nesil, en talihsiz...

Ne çember çevirebildi tozlu sokaklarda,
Ne kırlarda gönlünce çelik çomak oynadı.
Öncekiler bilirken ezbere bütün ağaç isimlerini
Bizimkilerin hafızası betonlarda kaynadı.

Televizyon kanallarıyla harcandı hayal kurma saatlerimiz,
En verimli çağımız kısırlaştı, verem oldu.
Suniliğin ortasında yaşarken,
Bir tek hakikat bile bize kerem oldu.

Çizgi romanlara bile yetişemedik,
Hazreti Ali cenklerinin zamanı geçmişti.
Ömrümüz darbeyle başlayıp muhtıra ile devam eden
Bir sürecin içerisinde yetişti.

Anlamsızlaşırken bakışlarımız anbean
Hükümsüzlüğümüze hüküm giyiyoruz.
Selamın kıymetini bilmeden dolaşıp
İstikbalimizi parça parça yiyoruz.

***

Ne çember çevirebildi tozlu sokaklarda,
Ne kırlarda gönlünce çelik çomak oynadı.
Öncekiler bilirken ezbere bütün ağaç isimlerini
Bizimkilerin hafızası betonlarda kaynadı.

Çok talihsiz bizim nesil, en talihsiz...

Ezik Çilek

7.6.06

Fena

E ninde sonunda öleceğiz;
İ z bırakabilirsek ne mutlu ardımızda…
İç i p içip dünya zehrini günbegün
Bir K arış toprağın altına gireceğiz.
Dert ç ekerken cefa deryasında
Ebrul i tabiatın koynundayken dün,
Hasret l e tutuşacağız farkına varamadığımız renkler için.
Akıl bil e cek o zaman şükür niçin,
Anlayaca k o buyruğu: "ölmeden önce ölün!"

Ezik Çilek

6.6.06

Ayrılık

Vakitsiz gelen hazan gibi düştü gönlüme,
Cehennem ateşinden kıvılcımmış ayrılık.
Gülü kıskanan diken gibi al bülbülüme
Ta ezelden beridir hep hısımmış ayrılık.

Çölde, suda, ateşte, dağda koşan koşana,
Mecnun, Kamber, Kerem ve Ferhat'ları kim ana?
Evvel birbiri için hep tutuşmuş olana
Sevmeyi unutturan bir tılsımmış ayrılık.

Ezik Çilek

2.6.06

Çekirge

Bir çekirge olsaydım…

Yaprak yeşilinde olurdu rengim
Ve kocaman gözlerim
Bir çekirge olsaydım.
Zıplayıp dururdum yemyeşil çimen deryalarında
Sessiz Gemi'nin bir yolcusu gibi
Nereye gittiğimi bilmeden..
Bir zıplardım, iki zıplardım..
İki adımlık ömrüm olurdu belki de
Üçüncüsü Azrail'imin çelmesi...
Hoyrat bir el alırdı beni yaşamdan
Bacaklarımı koparırdı vahşice,
Kıs kıs gülerdi:
Ve "İşte bir tane buldum!",
Derdi.
Kancayı geçirirdi sonra kafama,
Kim bilir
Hangi balığın midesine göndermek için beni!
Ve kim bilir,
Hangi balık yutardı
Hem beni
Hem de zokayı?

Bir çekirge olsaydım…

Ezik Çilek

Ölüm

Taze ve sıcak ekmek gibiymiş meğer hayat;
Süresi dolduğunda kuru, soğuk ve bayat...
Hiçbir kuvvet önünde eğilmek bilmez başlar
Ancak ölüm önünde tek tek inmeye başlar...
Üzerine düşünce cılız, sarı bir yaprak,
Ne çare ki ölümden korkmaya başlar toprak.
Sınırı yok; ihtiyar, genç, kadın veya erkek...
Azrail geldiğinde iksir: tevekkül etmek...
Korkmak nafile o gün, ağlamak, zırlamak boş...
Dört ayaklı sandıktır sonumuz: yalnız ve loş...

Ezik Çilek

Emanet

Zihnim sarmalanmış dertle, çileyle,
Kaşınacaksa da ben kaşıyorum.
Yazılmışsa çıkmak sarp yokuşları,
Aşılacaksa da ben aşıyorum.

Pencereden gördüm; ilkbahar gelmiş,
Fakat bahar, bana bahar değilmiş.
Serseri günlerim düşman kesilmiş,
Şaşılacaksa da ben şaşıyorum.

Emanetin hala saklı gönlümde,
Vermedim şimdiye kadar, vermem de!
Yaksa da, ben seni her andığımda
Taşınacaksa da ben taşıyorum.

Ezik Çilek

31.5.06

Bekleyiş

Bir kafede oturmuş seni bekliyorum,
Biliyorum ki yine gelmeyeceksin, fakat,
Yüreğimde yeşeren umudu besliyorum;
Soldurma umudumu, gel de canıma can kat!

Ezik Çilek

22.5.06

Ebru

Suya hâkim olmaktır Ebrû, resim çizmektir;
Renkleri âhenk ile rûy-i âba dizmektir.

Yoğurmaktır teknede koskoca bir cihanı,
Tefekkürle bilmektir sırr-ı ilm-i nihânı;
Lahor’un, kırmızının, sarının derci ile,
Elvanın kağıtlara hem hercümerci ile.
Bülbülyuvası, hatip, gel-git, taraklı ve şal,
Hepsinin temelidir intizamlı bir battal.
Yedi çiçek yeşerip teknede saçar neşe;
Gelincikle karanfil, papatyayla menekşe,
Vahdetin habercisi lale, hercaî sümbül,
Resûlullah’ın teri sultan-ı nebatat gül.
"Biz" ile şekillenir bu demet demet çiçekler,
Havada uçan tozlar çiçeği delecekler.
Rutubet ve hararet tesir eder ebrûya,
Bu tesirlere göre boyalar düşer suya.
Tat almazlarsa renkler bulunduğu ortamdan,
Tat vermezler insana çıktığında tekneden.
İzler taşımaktadır ebrucunun ruhundan,
İradesinin cüz’i irade oluşundan.
Boyaları nereye atmasını bilir de
Düştüğü yeri bilir yalnız küllî irade.
Süslenir ebru ile ciltler, kağıtlar, hatlar;
Bizden önce “kıymetli varaktır!” demiş zatlar.
Teknelerden bir ebru bir defa çıkmaktadır,
Bir benzeri bir daha yapılamamaktadır.
Toprak boyalar ile sağlanır geleneksel,
Sağa sola sapanı götürür bir modern sel.
Bir kıvılcımdır, yakar ona diyeni "Eski!"
Ateş ile barut hiç yan yana gelemez ki!
Hem âlem-i suğrânın bilinmez dünyasıdır,
Hem âlem-i kübrânın bulunmaz deryâsıdır.
Usta-çırak olmakla öğrenilir bu sanat,
Fayda vermez ukbada edinene zenaat.
Ebru kolay gözükür fakat öyle değildir;
Büyük sabır, çok emek ve azim gerektirir.
Yoğurmaktır teknede koskoca bir cihanı;
Tefekkürle bilmektir sırr-ı ilm-i nihânı.

Suya hâkim olmaktır Ebrû, resim çizmektir;
Renkleri âhenk ile rûy-i âba dizmektir.

Ezik Çilek

20.5.06

Unuttun Mu

Yedi sene oldu görüşmeyeli,
Unuttun mu yoksa geçen zamanla?
Yüzüm hayaline bilmem gelir mi,
Unuttun mu yoksa geçen zamanla?

Senin değerini bilememişim,
Bunca sene geçti, silememişim.
Firkatinden beri gülememişim,
Unuttun mu yoksa geçen zamanla?

Nice güller soldu, sen de mi soldun?
Yoksa ölmemeye iksir mi buldun?
Benden başka bülbüle mi tutuldun,
Unuttun mu yoksa geçen zamanla?

Korkut'um, ayrılık gönlünü yakar,
Elbette halini bir soran çıkar.
Senin de barkını birisi yıkar,
Unutursan eğer geçen zamanla!

Ezik Çilek

Can Yitti Can Üstüne

İnce ince yağarken rahmet arzın üstüne,
Gönlüm bir gül dalına konmuş bir şeydâ bülbül.
Yağmur can verdikçe hem güle hem dikene,
Yârine kavuşurken cânın yitirdi gönül.

Kırmızı, mavi, sarı, pembe, alaca ve mor
Gönlün can damlasıyla elvana büründü gül.
Ve dindi yağmur, geçti mevsim, gülüm soluyor;
Kalmadı çünkü yerde can verecek bir bülbül.

Ezik Çilek

Bir Ses Duydum

Bir ses duydum… Ve hayatım değişti,
Aylarca kendimi bilmez dolaştım.
Babam: “Tıka kulağını!” demişti,
Tıkadım, ben artık duymayan baştım.

Ama, hayır, hiç çıkmadı zihnimden,
O yankılı, o heybetli, o tiz ses
Ayrılmadı asla gönül inimden,
Kökleşti, devleşti hep nefes nefes.

Anladım ki yüreğimden geliyor,
Küt küt arttırıyor kalbi o tını.
Bir bilge dedi ki: “Dostum, işin zor,
Yıllar evvel aşk koydular adını.”

Dedim: “Aşk bu kadar acılı madem,
Neden devasını bulamadılar?
Bu kadar kudretli, sancılı madem,
Doktorlar bir çare olamadılar?”

Daha soracaktım bilge kişiye,
Susturdu ve dedi: “Aşk her insanda…
Bir derman bulunur bir gün elbette,
Ölüme bir iksir bulunduğunda…

Bir ses duydum… Ve hayatım değişti!

Ezik Çilek

Ey Kul

Nefsine uyup da peşinden gitme,
Dünyayı yalanla dolanla gütme,
Kendini nefsinin kölesi etme,
Aç elini yalvar Allah’a ey kul!

Karşına çıkacak kibrin, hasedin,
Kabre konduğunda naçiz cesedin…
Vakit varken, sen, bir kâmil mürşidin,
Kalbinde ol. Yol var Allah’a ey kul!

Bu dünya fanidir, gelip geçecek,
Kişi ne ekerse onu biçecek,
Ecel şerbetini er-geç içecek,
Af dileyip yakar Allah’a ey kul!

Ezik Çilek

19.5.06

Aşktan Evvel Aşktan Sonra

Seni görmeden evvel gündüzleri severdim
Annem babam için ben sönmeyecek umuttum
Seni gördüm, değiştim, hayatı salıverdim,
Her gece ağlamaktan ben gülmeyi unuttum.

Silindi hep hatırdan ne varsa senden başka
Hür bıraktım kalbimi gitti esirin oldu
Hükmü kalmadı aklın, zira kalp daldı aşka
Boğulmasında yalnız senin tesirin oldu.

Ezik Çilek

Teselli

Çok bir şey istemem senden ben gülüm,
Bir sıcak gülücük versen de olur.
Bilirim ki kalbin mühürlü, amma,
Beni zincirine vursan da olur.

Ela gözlerini unutamadım,
Başımı dizinde uyutamadım,
Gönlümü hicranla avutamadım,
Avucuna alıp yarsan da olur.

İndirdim aklımın şartellerini,
Cebimde taşırım saç tellerini,
Hayalde de olsa o ellerini
Şu boş ellerime sersen de olur.

Ezik Çilek

17.5.06

Sen ve Ben

Sen, deniz gözlerinde boğmaktayken gönlümü,
Ben, yanmaktaydım kömür saçlarına vurulup.
Sen, buğulu sesinle çağırmaktayken ölümü,
Ben, uçmaktaydım ılık nefesinle savrulup.

Sen, güneşi başına tâç edip ışıldarken,
Ben, ayı tutuyordum gece bitmesin diye.
Sen, bulutlarda gezip, ceylan gibi koşarken,
Ben, avcıya kalbimi veriyordum hediye.

Sen, benden habersizce bir gence aşık oldun,
Ben, senden başkasına gözlerimi kör ettim.
Sen, o gençle beraber madem sevgiyi buldun,
Ben, sana tutkun diye yüreğimi körelttim.

Ezik Çilek

Yâr

Sensiz geceler bende bırakmış yaralar yâr!
Sessiz geceler kalbi derinden yaralar yâr!

Kalp hüznüne bir çâre arar, âlemi gezer,
Ermek için, âh, geçti denizler, karalar yâr!

Avucuna bıraktım ölmesin diye yürek,
Güldüreceksen, neden giydirdin karalar yâr!

Mahremime uzatır elini gâfil kişi,
Fayda etmez altınlar, gümüşler, paralar yâr!

Yalnız seni sevmekle huzur buldu bu gönül,
Bir başkası hor görür, alıp paralar yâr!

Sensiz geceler bende bırakmış yaralar yâr!
Sessiz geceler kalbi derinden yaralar yâr!

Ezik Çilek

13.5.06

Haberin Var Mı?

Ne çöllere düştüm seni ararken,
Ne dağlar devirdim, haberin var mı?
Hasretinle feleklerde yanarken
Feleği çevirdim, haberin var mı?

Teselli aramam sıcak koynunda
Verdiğin ezâda vebâl boynunda…
Et parçası kalbi aşk kazanında
Ben neden pişirdim, haberin var mı?

Nice harp çıkardım onca asırda,
Nice canı telef ettim bozkırda.
Kimse tutamazken beni kahırda
Bir sana esirdim, haberin var mı?

Ağlamam, inlemem, hıçkırmam asla,
İstersen gönlüme volkanlar yasla!
Zehirler tadarken bir altın tasla,
İçtiğin iksirdim, haberin var mı?

Ezik Çilek

Hayalin Yeter

Masamın üstünde duran resmine
Bakıp bakıp ağlıyorum çâresiz.
Resminde canlanan o hayaline
Ümit bağlıyorum; hakikat âciz…

Gelmesen de olur yanıma benim,
Tutmasa da ellerimi o eller.
Ben ölene kadar yalnız seninim,
Sen benimsin, bana hayâlin yeter.

Ezik Çilek

Söylesen

Yeşeren ağaçla, doğan toprakla
Daha kaç kez doğacağım, söylesen,
Güneş sevdalısı renk renk yaprakla
Karanlığı boğacağım, söylesen…

Halk edilmiş insan kanla, çamurla;
İflah olmaz nefis kirli hamurla.
Rahmet diye arza inen yağmurla
Daha kaç kez yağacağım söylesen…

Ezik Çilek

6.5.06

Unomastica Alla Turca

RamÇet'ten aldığım {Unomastica Alla Turca}'yı okuyorum. Kitabın yazarı Sahib-i Kitab-ı Duvduvânî Hakan Erdem. Kanat Yayınlarından çıkmış. Tarihî roman türünde fakat gerçekte tarihle doğrudan ilgisi yok. "Hazarların ve Tengerelilerin Yazılmamış Tarihi" alt başlığında okuyucularının beğenisine sundulan bu mizah şaheseri, dün akşam saatlerinde eve dönmek için bindiğim açık yeşil kafalı minibüste "deli mi ne?", "insan kendi kendine güler mi?" gibi ifadelerle yüklü bakışların
üzerimde toplanmasına sebep oldu. Ben hiçbir şeye aldırmadan okumamama ve dolayısıyla sırıtmama devam ettim ancak şu bir gerçek ki okuduğum satırları evde okusaydım kahkahalarımı tutamazdım. Öylesine komik.
Ara ara, kitabı sahibine iade etmezden evvel, güldüğüm ve güleceğini tahmin ettiğim pasajları buraya yazacağım.
Hakan Erdem'in ülkemin yitik değerlerinden biri olduğunu farketmem Kitab-ı Duvduvânî ile olmuştu ama bu sefer bir başka şeyi daha keşfettim: Duru Türkçe'nin zannettiğim gibi takır tukurluğunun kulağı tırmalayacağı düşüncemin tamamen yanlış olması. Elbette ileri giden bazı aşırı uydurmacılar gibi otobüse "çok oturgaçlı götürgeç" demek safdilliğine ve hamakatine düşmeden cümle aralarına göze batmayacak şekilde serpmek gerektiğini düşünmeye başladım. Önceleri biraz daha katı idim dil hususunda, bilirsin. Şimdi fikrimi değiştirdim kısmen. Bunu döneklik olarak algılamıyorum, meşhur bir söz vardı, duydun mu hiç daha önce, "Elbette fikirlerimi değiştireceğim, çünkü ben fikirlerimin kölesi değil, fikirlerimin efendisiyim."

5.5.06

Sarhoşum, Sarhoş

Daldım sevda havuzuna,
Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş.
İçtim aşktan kana kana.
Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş.

İster derman ister zehir,
Gözü kapalı içilir.
Dolaştırır şehir şehir
Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş.

Zamanları şaşırdım ben,
Her an seni anarken.
Neler çektim, bu felekten;
Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş.

Ne Mecnun'um ne Ferhat'ım,
Gelmedi şeb-i vuslatım.
Kafes oldu, âh, hayatım,
Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş.

Korkut'um, elbet ahvâlin
Acıtır kalbini yârin!
Duyulsun âlemde gür sesin:
"Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş!"

Ezik Çilek

2.5.06

Ahmet Geldi Askerden

Dün Ahmet geldi askerden.
Gerçi bir ay olmuş tezkeresini alalı;
Bir yakını öldüğünden
-Allah rahmet eylesin!-
Memlekete gitmiş.

Kemal aradı bir iki gün önce,
-O da askerde-
Hafta sonu izne gelecekmiş dağıtımdan dolayı
"Karşılayın beni!" dedi, "Cumartesi"
"Haber ver Faruk'a, Ramazan'a, Fatih'e,
Turgut'a, Salih'e!"
"Peki" dedim.

Nadir de nizamiyede,
Yazıcı..
Yarısı gitti, kaldı yarısı.
Çabuk gelse de bir tavla atsak,
Göstersem ona Venüs'ü, Mars'ı...

Ordu bizim, bizim canımız,
Orda çünkü tüm cânlarımız...

1.5.06

Zülfiyâr

Kurt kapanı mı kurdun zülfüne be vefasız;
Kaç aşığın yüreği saçlarına takıldı?
Bir günüm olmadı ki gamsız, dertsiz, cefasız;
Perî-şân hâllerin beni perişan kıldı.

Görebilseydim bahar kokan saçlarını ben,
Küçük bir çocuk gibi, utanmasam, ağlardım.
Ah bir görseydim bahar kokan saçlarını ben;
Ondan sonra istersen gözlerimi dağlardım.

Ezik Çilek

Ele Verdin Mi?

Telli turnam kanadını kırmışlar,
Acımadan yüreğini yarmışlar,
Haber aldım zehir ile sarmışlar;
Söyle bana ele verdin mi sevdâmı?

Türlü eziyetle candan bezmişsin,
Zaman zaman cehennemde gezmişsin.
Seni bırakmazlar bunu sezmişsin.
Kurtulmuşsun... Ele verdin mi sevdâmı?

Haydi beni götür tekrâr yârime
Koymadan kimseyi benim yerime,
Kurbanın olayım.. Hasret, derime
İşledi bak, ele verdin mi sevdâ mı?

Yel ile konuşur, sohbet edersin;
Gül ile koklaşır, yanmak istersin.
Sel ile taşarsın; “Ene’l- Hak” dersin;
Coştun yine, ele verdin mi sevdâmı?

Şirâzem dağıldı sevdâlanınca,
Endâzem kayboldu onu görünce.
Aşk cehennemine bir kez girince,
Dönemedim.. Ele verdin mi sevdâmı?

Yalnızlığı tâlîm ettim yıllarca,
Derdime bir derman bulmadı hoca..
Ben “Âmîn” yerine “Aman” deyince
Sövdü bana.. Ele verdin mi sevdâmı?

Ezik Çilek

28.4.06

Sensizlikte Sesleniş

Sanki serin suları sevda sızısı sarmış
Sümbül susayıp suya sessiz sessiz sararmış.

Sarmaşık saçlarını Suna’m serap sanır,
Semanın sinesinden sazlıklara sığınır.

Sene saatte, saat saniyede sendeler;
Savurma saçlarını, seni seyretmekteler…

Sekinde sabahladım sekiz sene sinerek,
Seheri selamlarken sahilde sandal, sinek…

Sitemimle sarsılır sonsuzluğun sesleri,
Sallanır sülüslü, siyah sayfaların süsleri.

Söğütler sebillere, selvi sükûta susuz,
Sensizlik sapağında sokaklar sana susuz…

Ezik Çilek

26.4.06

Ansın Gönül

Bir kaldırım taşının yıpranmış vücûdunda
Sararmış yaprak gibi solgun uyansın gönül!
Suya hasret dudağın o yakıcı od’unda
Bırak, kor alevlerle birlikte yansın gönül!

Sahrâya atılmıştı Mecnûn ile berâber,
Gezdiler leyl ü nehâr senin için derbeder.
Zannetme ki diz dize oturup âh edeler,
Dokunma ki her vakit tek seni ansın gönül!

Ferhat’ın kazmasıydı, dağları deler iken…
Her vuruşunda taşa pervâsızca inlerken
Hiç yüz vermedin mâdem -elleme vakit erken-
Acıyla hem-hâl olup aşka dayansın gönül!

Ezik Çilek

22.4.06

Karadenizli Olanlar El Kaldırsın!

Nevin Hoca’yı bilirsin değil mi? Coğrafya hocası… Çok severdi beni. Titizlik tarifinin yetersiz kaldığı bir temizlik anlayışı vardı. Kapının kolunu mendille tutar, tahta kalemini mendille kullanır, hiçbir şeye doğru dürüst elini sürmediği gibi, yaramaz bir öğrenciye şamar atacağı zaman da mendil ya da kendisinin olması şartıyla bir kitap yahut defter ile vururdu. Acayip komik duruma düşüyordu. “Hijyen Nevin” diye adı çıkmıştı ki bu adı takmalarının sebebi asında şahsının tutmaya iğrendiği şeyleri öğrencilerine tutturması. Neyse… Hatırlıyor musun, bir keresinde Karadeniz Bölgesi’nin Doğu Bölümü’nü işliyorken, “Karadenizli olanlar el kaldırsın!” demişti. İster istemez gözlerim hemen sana doğru yöneldi. El kaldırmadın, ben de kaldırmadım. Nereliydin acaba? Akdenizli sıcaklı vardı sende herhalde, gönlümün hararetlenmesinin sebebi başka ne olabilir ki?
Bana döndü Nevin Hoca:
- “Ezik, sen nerelisin?”
- “Fark etmez hocam!
- “Anlamadım, nasıl fark etmez!”
- “Karadenizliyim de…”
- “Eee…”
- “Bölücülük yapmayalım diye söylemedim.”
- “...!?”
- “Batı Karadenizliyim de ben, el kaldırmasını istediğiniz kişiler Doğu Karadenizli olanlar değil miydi?”
- “Tamam, tamam, otur yerine!”
Bir anda gözden düştüm. Pencere kenarındaki en arka sıradan sol tarafımdaki kapı tarafına doğru, yani sana değdirdim göz uçlarımı… Yüzündeki gülümsemen niyeydi? Ahmaklığıma mı, -kendimce- senin için düştüğüm duruma mı? Bana bu soru hâlâ muammâ…
Sahi, nerelisin sen?

Ezik Çilek

Devran

Çocukluğum
Masmavi gökler benim, ak bulutlar benimdi,
Yer ve deniz mi dersin, upuzun sokaklar mı?
Sevinç, üzüntü benim, boş ümitler benimdi,
O saf çocukluğumu kaybettim, gören var mı?

Gençliğim
Bu çağım hep ilklerin, ilklerimin çağıydı,
İlk aşkım, ilk sigaram, ilk kaçış, ilk varışım…
Her ânım, her saniyem sanki sevdâ çığıydı;
Bu zamana rastladı hep tozpembe bakışım.


Orta Yaşlarım

Ömür, gerçekleşmeyen umutların mezarı,
Kırk küsur sene geçti ancak anlayabildim.
Aklı alıyor demek kaderimin yazarı,
Ben eskiden böyle saf, izanı kıt değildim.

İhtiyarlığım
Hâlet-i ruhiyemle sanki çocuk gibiyim,
Öyle bir oynamış ki kahpe hayat benimle.
Bir köşeye atılmış, eski gocuk gibiyim;
Bu ağarmış saçımla, şu buruşuk tenimle…

Ezik Çilek

21.4.06

Paradoks

Âh’ımı duyurmadan biterse eğer ömrüm,
Elif ile hemzeyle nefesimle yükselen
Gönlümden çıkan sıcak buğularım ile ben
Göğe kadar çıkarım, ak bir bulut olurum.
Nerede olsan seni bulurum ve istersen
Hep peşinden gelirim sen nereye gidersen.

Senin gülmediğini görsem ben de gülemem,
Karanlığa bürünür ak suratım, ağlarım…
Küserim yeryüzüne, yağmur olup yağarım,
Kusarım içimdeki sıkıntıyı… Bilemem
Faydası olacak mı? Dinmez hıçkırıklarım,
Fırtına atım olur, şimşekler kor oklarım

Ağlamak rahatlatır bu bîçâre bulutu,
Ancak böyle düşerim saçlarına ben senin,
Elini öpüp, yaşı olurum gözlerinin.
Beni kendine çeker toprağının vücûdu,
Yere inerim hayat veririm senin için,
Tekrar göğe çıkarım içinde nefesinin.

Ezik Çilek

Vasiyet

Gülyüzlüm öldüğüm gün aklın bende kalmasın!
Sil o gözyaşlarını yüzün bâri solmasın!

Kilit vur yüreğine azıcık hatrım varsa,
Göm benimle mezara kimsecikler çalmasın!

Ben bakamasam da sen kapat kirpiklerini,
O deryâ gözlerine bir yabancı dalmasın!

Uzatma ellerini üstümdeki toprağa,
Elini görüp biri ellerine almasın!

Saçlarını rüzgâra karşı savurma sakın!
Sakın bir telin bile başkasının olmasın!

Ezik Çilek

19.4.06

Sahilde

Bir sahil kıyısında bırakmıştın sen beni,
Ben hâlâ bıraktığın kayanın üstündeyim.
Denizin üzerinde masmavi gözlerini
Bembeyaz martılarla birlik seyretmekteyim.

Nice lodosa karşı açmıştım şu bağrımı,
Dayanamaz yüreğim şimdi bir meltem esse…
Bir taş sektirir gibi seni, ilk göz ağrımı,
Sulara gömeceğim, bulamasın hiç kimse…

18.4.06

Lâl'e


Bugün hava güzel, bizim şirketin bahçesindeki lâleleri çekmek istedim sana. İki yüz küsur fotoğraf içinde seni anlatabilen yoktu. Lâle ne kadar güzel olursa olsun, sana benzeyemiyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu güzel şehrin dört bir tarafına 22 türde 3 milyon lâle ekmiş, "İstanbul, Lalesi'ne Kavuşuyor" cümlesine benzer bir slogan kullanmışlar. Görüyorsun ya, bir beton yığını hâline gelen ve metropol iyice soğuk bir imaja bürünen şu "kent" bile özlediğine, sevdiğine kavuşuyor. O'nun bile hasreti sona eriyor, belki bütün kederleri sona erecek. Evet, elbette ki başka sorunları da olacak; su gibi, hava kirliliği gibi, çevre sorunu gibi, trafik keşmekeşi gibi, 'yol'suzluk gibi, vs... Ama hiçbiri artık onu kederlendirmeyecek, hiçbiri en ufak bir inkıraza, inkisara yol açmayacak. İntizarı nihayet bulacak. Nereden mi biliyorum? Kendimden.
Söz İstanbul'dan ve Lale'de açılmışken sana onlara (yani birlikteliklerine) dair bildiklerimi yazmak isterdim; bir zamanlar lâlenin vatanının Dersaadet olduğunu, Lalelerin, Selçuklularla Asya'dan Anadolu'ya, Osmanlılarla İstanbul'a taşındığını, fethedilen topraklara da dikilen lalelerin görüldüğü yerde Türk medeniyetinin simgesi olduğunu, 3 bini aşkın Osmanlı fermanı bu figürle başladığını, kimi zamanlar bir lâle tohumunun fiyatının bin altına kadar çıktığını, bin beş yüzü aşkın lâle çeşidi bulunduğunu, Hollanda'da şimdi ise melezleme yoluyla beş bin beş yüz çeşit olduğunu, Lâle devri isminin Köprülü tarafından verildiğini, vs. En azından maalesef ki şimdi yabancı isimle anılan ve daha çok renklerini belirten türlerin isimlerini saymakla yetineyim: Cassini (kırmızı), golden apedoom (sarı), inzell (eflatun), grander (tam kırmızı), orange cassini (portakal), blood (açık kırmızı), negrita (beyaz kırmızı), whilet marvel (tam beyaz), Barcelona (beyaz kırmızı), ille de france (kırmızı), rosario (kırmızı), frand (sarı kırmızı), Nellis (eflatun)... Sana hangisiyle hitap edeyim, bilmiyorum. Negrita'm!
Bahçede resim çektim demiştim, sana hâlimi en güzel tasvîr edeni gönderiyorum. Affet!

15.4.06

Yaz

Gittiğinden beri yazmadın mektup,
Bir kağıt alıp da bir kalem tutup.
Benim neler çektiğimi unutup;
Hasreti yaz, gurbeti yaz, hüznü yaz.

Kaç kalem eskittim kağıt üstünde,
Kaç asır eskittim? Gittiğin günde
Zamanı kaybettim, sen bulduğunda
Yılları yaz, ayları yaz, günü yaz.

Mazinin kucağı öyle sıcak ki,
Kalbe söz geçiren yegâne etki.
Takip et ömrünü, sen takip et ki;
Yarını yaz, bugünü yaz, dünü yaz.

Ezik Çilek

14.4.06

Haydi Abbas Doldur Kadehimi

-Cahit Sıtkı'ya hürmetlerle-

Haydi Abbas, doldur kadehimi,
Bari sen anla şu hâlimi;

Aşktan yana ızdırâbım var.
Yanından başka her yer gönlüme dar
Geliyor.
Bir tek bu Câm-ı Cem dermânım oluyor.
Doldur bir tane daha, haydi!
Sahi, Cahit'in derdi neydi?
Vakit tamam olunca,
Güneş kızarıp akşam olunca,
Kurdun mu çilingir sofrasını
Sürdü mü ağaç altı havuz sefâsını?
Getirdin mi sevgilisini Beşiktaş'tan,
Gençliğini yaşadı mı yeni baştan?
Abbas, bakma öyle, susma öyle, durma öyle;
Kıyamete kadar da olsa gel, beni dinle
Haydi, haydi, bir kadeh daha,
Daha çok vakit var çilekeş sabâha.
Aya falan haber salma sakın,
Bu gececik olsun çıkmasın;
Gece manasına kavuşmalı,
Bu gece gönlüm karanlıkta dolaşmalı!
Muhabbet deryâsında sallansın gönlüm,
Gelmesin hatrımıza ne bir acı ne de ölüm.
Ben aslında içmezdim bu geceden evvel,
Ne çâre ki beni buldu aşk denen ecel.
İlk yudumda dinse bütün acılarım,
Dursa artık kalbimdeki sancılarım.

Haydi Abbas, doldur kadehimi,
Bari sen anla şu hâlimi.

Ezik Çilek

13.4.06

Baharda Ölüm

Yatağımdan kalkamazsam
Güzel bir bahar sabahı,
Damlamasın gözünden tek bir yaş bile,
Bırak, bırak giyme sakın siyahı!

Güneş bensiz de doğar ufuklarda,
Kuşlar ben olmadan da cıvıldar.
Bu beton şehrin elbet bir tepesinde
-Belki sevdiğin- çiçekler açar.

Deniz hâla mavi,
Merak etme, ağaçlar hâlâ yeşil...
Olur da sesimi duymak istersen
Sıkılma, gel, toprağıma eğil!

Ne çıkar artık sana şiirler yazmasam,
Duyulmasa ne çıkar şiirlerimin âhı,
Yatağımdan kalkamasam
Güzel bir bahar sabahı?

Ezik Çilek

Irmak

Bir ırmak akıyordu eskiden buralarda,
Şimdi kurumuş, yutmuş toprak koca ırmağı.
O ırmak ki yoldaşım olmuştu sevdalarda,
O ırmak ki denize götürürdü şu dağı...

Şimdi dağda matem var başında dumanıyla,
Kuşlar cıvıltısını kesmiş, susmaktalar hep.
İki damla yaş düşse gözümden hicranıyla,
O ırmak dirilir mi, tekrar akar mı acep?

Ezik Çilek

11.4.06

Hasretim

(Simetri Denemesi)
Yüzüne hasret kaldım hüzünlü gecelerde,
Hasret kaldım sana ben sevdaları anarken,
Hüzünlü sevdaları okurken hecelerde…
Gecelerde anarken, hecelerde kayboldum.

Ezik Çilek

8.4.06

O Bakışın

Bir cesedim, vücûdum sade kemik yığını
O bakışın gönlüme takıldığından beri.
Anladım bir bakışın nasıl da yaktığını
O bakışın gönlüme takıldığından beri.

Artık, gündüzler nasıl gece olurmuş, bildim,
Nasıl erirmiş karlar sıcağı gördüğünde.
Aşk, insanı ansızın nasıl bulurmuş, bildim,
O bakışın gönlüme takıldığından beri.

Ezik Çilek

Kırık Camlı Aynayım

Boş bir odasında boş bir konağın,
Unutulmuş, kırık camlı aynayım.
Karşı pencereden görünen dağın
Bendeki aksiyle avunmaktayım.

O dağın ardından doğacak güneş,
Biliyorum bir gün biri gelecek.
Biri, ister mesûd olsun ister çilekeş,
Gelecek ve kırık camı silecek.

Bir kerecik geçip dursa önümde,
Camımı silecek olan o "biri",
Zararı yok, o en mutlu günümde
Kırsın parçalasın öptürüp yeri.

Ezik Çilek

7.4.06

Buhran

Anî oldu gidişin; kaçar gibi yangından,
Ruhuma bir şiddetli tekme vurdu ayrılık.
Yağmurdan, fırtınadan, kasırgadan, tufandan
Kaçar gibi gölgeme sığınıyorum artık.

Her saniyemde, sensiz anların uğultusu,
Gurbeti yaşıyorum yığınların içinde.
Yalnız anlarımdaki kalabalık korkusu;
Allah’ın hem azâbı hem ikrâmı: yalnızlık…

Karanlığa gömülü küf kokan hatıralar…
Can düşmanım aynalar, resimler can yoldaşım.
Önümde uçurum var, arkamda canavarlar;
Dünyâ benim için baştan sona mezarlık.

Şu kitaplarım bile darılmış, kitaplarım…
Kalemim dans etmiyor kâğıtların üstünde.
Rafların nefret dolu bakışında ben varım;
Ve kâğıtlar… Yüzleri küskün, yüzleri asık…

Kalemimi kim kırdı? Kim geçirdi boynuma
Sevda kemendini, kim? Çok mu günâh işledim?
Kim soktu yılanları habersizce koynuma?
Kuyu olsa çıkardım, fakat çevrem bataklık!

Ezik Çilek

4.4.06

İlân-ı Hâl

Sana selam göndermek istiyorum kuşlardan,
Beni korkulup sanıp yanıma gelmiyorlar.
Aşkınla yandığımı -en hazîn yanışlardan-,
Yüreğimi avcumda tuttuğumu bilmiyorlar.

Ne keskin bir bıçakmış, ne yırtıcı hançermiş...
Zincirlere vurduğun gönlümde "yâr" yazıyor.
Ne geçmez yaraymış bu, ne tükenmez kedermiş...
Gözümden düşen yaşlar sol göğsüme sızıyor.

Ezik Çilek

31.3.06

Aşk Denizinde Her Gün

Yarın imtihan günü... Birkaç günlük çalışmanın neticesi bakalım nasıl olacak? Sen neler yapmaktasın, ne ile uğraşıyorsun? Okuyor musun, çalışıyor musun? Evlendin mi yoksa? Allah korusun!
Yangın yerine döner yüreğim
Bu kadar mı kördür gözlerin
Funda Arar'ın bu şarkısı halimi anlatıyor sanki, daha doğrusu benim değil, benden ayrı bir şahsiyet kazanmış kalbimin durumunu...
Yangın dedim, sana kadar kokusu geldi mi bilmiyorum ama, aklıma Beşir Ayvazoğlu'nun Şehir Fotoğrafları (Ötüken) kitabındaki İstanbul'un büyük yangınlarını konu alan yazısı "Ateş Denizinde Üç Gün" geldi. Sana birkaç cümle aktarayım mı?
"Âdeta her an tutuşmaya hazır çalıçırpı üzerinde oturan İstanbul, kısa aralıklarla çıkan yangınlarda bir baştan bir başa kül yığınına dönüşür ve sonra bu kül yığınından yepyeni bir İstanbul doğardı."
Daha birçok bilgiye burada tesadüf edebilirsin:
Bilinen ilk büyük Cibali yangınının 2 Eylül 1633'te bir kalafatçının ahmakça dikkatsizliği yüzünden çıktığını...
IV. Murad Hân'ın, eskilerin 'Büyük Fitne' dedikleri dönemi koyduğu ağır yasaklamalara bu yangını bahane ettiğini...
İkinci büyük yangının, atmış yıl sonra (1693)Cibali yakınında Karanlık Mescit mahallesinde ticaretle uğraşan Ahmed Efendi'nin evinde çıkıp iki bine yakın ev, dükkân, câmi, mescid, medrese, han ve hamamı silip süpürdüğünü...
17 Temmuz 1718'de gece yarısından sonra bir Yahudhâne'de başlayıp yirmi yedi saat devam ettiğini...
6 Temmuz 1756 yangının ise kırk sekiz saate yakın sürdüğünü, Vak'anüvis Vâsıf Efendi'nin, fetihten beri böyle bir yangının ne görülüp ne işitildiğini söylediğini ve Hammer'in sekiz bin kadar binanın kül yığınına dönüştüğünü anlattığını...
1782 ylının yangın yılı olduğunu ve halkın üç ayları oldukça hararetli geçirdiğini...
İstanbul halkının adeta cehennemi yeryüzünde yaşadığını... satırlar arasında okumak mümkün.
Ayrıca 1826'daki Bâbıalî yangınında, ki "Büyük Hocapaşa Yangını" diye bilinmektedir, en büyük ebrû üstadlarımızdan Ayasofya Camii hatibi Hatip Mehmed Efendi'nin, yanmakta olan ebrûlarını kurtarmak için canı pahasına alevlerin içine daldığını ve o vahşî ateş çemberi arasında gözden kaybolduğunu, kelâm-ı sarîh ile söylemek gerekirse sanatını canına tercih ettiğini günümüzün en büyük gelenekçi ebrucularından Alparslan Babaoğlu'nun bir video çekiminden dinlemiştim.
Ben her an yanıyorum, kimsenin aldırış ettiği yok. "Aşk Denizinde Her Gün" başlıklı bir yazı yazılması gerek. Ne yazısı? Cilt cilt, raf raf kitaplar... Kim yazacak ki? Hem yazılsa ne olur ki? Yaşanmadıktan sonra?

30.3.06

Nifak Tohumu

Dün sabah güneşli bir havaydı, güneş tutuldu. Bugün sabah da güneşli bir hava hakimdi bulutların arasında göz kırpan, gök gürledi. sonumuz ne olacak bilmiyorum. Senin oralar nasıl acaba? Yüreğimdeki kadar fırtına kopuyor mu?
Haftasonu sınav var, birkaç günden beri yoğun bir şekilde çalışıyorum. Artık başım ağrıdı, cama yönelip ıslak caddelere bakıyorum: Kasvetli bir gün... İki günde nelşer olmuş haberim yok, okullardaki cinayetler, Diyarbakır'daki anarşi, tepedekilerin atışmaları, aşağıdakilerin tepişmeleri...
Son üçüne bir şey diyeceğim yok, zaten senelerdir bunlara benzer şeyler oluyor, ama düşünebiliyor musun, ufacık çocuklar ellerinde profesyonel silahlarla gelmeye başlamışlar okullara. Eee tabi, çocuklar okumaya gidiyor, eğitilmeye değil ki! "Ağaç yaşken eğilir, adam çocukken eğitilir." Bizim zamanımızda da kendi aramızda hırlamalar, gürlemeler, küfürleşmeler, sataşmalar, sürtüşmeler, kavgalar, yaralanmalar oluyordu ama doğrusu bıçak çekecek kadar ileriye gittiğimiz olmuyordu. Civar okullarda birbirine bıçak gösteren haylazların olduğunu duyuyorduk ama öldürmeyle sonuçlandığını hiç duymamıştık. İnsan samimî olmasa bile arkadaşını nasıl öldürebilir? Anlamak mümkün değil.
Aşkın kaç çeşidi var, biliyor musun? Şimdi çocuklar sevmeye değil, katletmeye mailler. Bizim çocukluğumzda kardeşliği, birliği sembolize eden voltran vardı, bir oldun mu kimse karşında duramazdı. Artık parçalıyorlar çocuklarımızı, gençlerimizin arasına ilköğretimden başlayarak sistematik bir şekilde nifak tohumları ayıtorlar, ve bu tohum -bin kere lanet olsun ki- kökleşecek, devâsâ bir ağaç olacak, semaya uzanan fasulye hikayesi gibi...
Allah neslimizi muhafazada gayret gösterenlerden eylesin!
Âmîn dedin mi?

29.3.06

Kararsın dünya!

-Bugün benim günüm, güneş tutuldu ve gündüz geceye döndü!-
Eğer ömrüm nihayet bulana dek ben hep azaplar içinde kıvranacaksam,
Seni görebilme, sesini duyabilme, saçlarını koklayabilme imkânım olmayacaksa aslâ,
Gecelerim, gündüzüm olacaksa sermedî,
Ruhum gün ışığından kaçacaksa bir yarasa gibi,
Kendi kendine dövünecekse haberin olmadan,
Mavi gözlerinde susuzluğunu dindirme hasretiyle tutuşacaksa,
Kelimelerim birer ateş olup yakacaksa dilimden dîlime kadar bütün bedenimi,
Yaşamak ölümden zor gelmeye başlayacaksa,
Son nefesi vermeye can atacaksam,
Yüreğim vuslat vaktine erişir de, kaldıramayacaksa sana kavuşmanın sevincini,
Ebrûlî hayaller kuramayacaksam hiç içinde senin olduğun,
Bir bardak çayın sıcaklığını hissedemeyeceksem, bir bardak soğuk suyun lezzetine varamayacaksam sevdâlandığımdan ve bir işe yaramayacaksa derde dert katmaktan gayrı,
Dermanım zehir, takatim sensizlik olacaksa eğer,
Göz pınarlarım kuruyacaksa ve ben ağlayamayacaksam nefsi teskin etmek için,
Gözlüklerimin gözümde olmadığı bir vakit geçeceksen yanımdan,
Ve ben yine mahrum olacaksam o ebedî saadetten,
Ya da bir yanardağ gibi patlayıp alev saçan gönlümdeki aşkın sönecekse bir gün,
Bırak,
Kararsın dünya!

28.3.06

Rubailer -9 (İstanbul)

Tükenmez dertlerin aslâ, vefâsızsın sen İstanbul,
Gülen hiç kimse yok sende, sefâsızsın sen İstanbul.
Ne canlar harcadın uğrunda, kaç sevdâya kıydın sen?
Günâhkâr bir kadınsın hem, hayâsızsın sen İstanbul!
[.---/.---/.---/.---]
Ezik Çilek

Rubailer -8 (Sen Mi?)

Son tekmeyi kim salladı iskemleme, sen mi?
Yâr uğruna kim ölmeyi almış göze, sen mi?
Senden bana tek hâtıra dâim acı çekmek,
Âh, kim sürecek merhemi aşk yâreme, sen mi?
[--./.--./.--./.--]
Ezik Çilek

25.3.06

Rubailer -7 (İhvân)

Derdimiz bir, fikrimiz bir, âteşîn feryâdımız bir;
Gözlerinden yaş akar bağlantıda, evrâdımız bir.
Yalnız olmak sadece Allâh'a mahsûs hâl değil mi?
Beynimizde olmaz ayrılık ceddimiz, evlâdımız bir.
[-.--/-.--/-.--/-.--]
Ezik Çilek

Bir Yıldız Kaydı, Bir Cân!

Dün akşam bir yandan sana bir şeyler yazmaya çalışırken, bir yandan da bir iki sene sonra antika değerine ulaşacak olan külüstür telefonumun mesajlar kısmındaki arşiv bölümünün ziyaretçisi oldum. Fakat aşkımızdan genç sayılır. Gerekli gereksiz mesajları doldurmuşum buraya. Çoğunu sildim. Bir tanesi vardı ki kalbimin ilk günkü kadar burulmasına sebep oldu:

“Abi, ananem için yapılacak bir şey yokmuş, yakında ölecekmiş.”
‘Gönderen: Biraderim +90536…….
Gönderildi: 22:59:29 26.11.2004’ [Cuma]

Şirketteydim. Takvim hazırlamakla meşgulken bu acı haberle dünyamın yıkıldığını sandım.
Anneannemin ömrümün yer yer sararmış, yer yer rengi atıp mavileşmiş gri defterinde bıraktığı izleri düşündüm: Bir Anadolu kadını, hatasıyla sevabıyla… Misafirperver. Suskun, sâkin. Gözlerinde sürekli kendini belli eden bir düşünce… İki büklüm, kısa boylu, tonton biri. Daima kınalı saçlarının bazı yerlerinden aklar isyanda geçip giden yıllara. Bir Anadolu kadını işte, nasılsa öyle…
Sırtıma dağları yüklemişler de beni onları taşımaya mecbur etmişler gibi bir ağırlık çöktü üstüme. Sarsıla sarsıla ağlayası geldi fakat kendimi toplamam uzun sürmedi. Beni sabırsızlıkla bekleyen işime koyuldum. Aklım sürekli evde… O gece sabahladım, ben bitmiştim de iş bitmemişti. Aslında artık bıkmıştı vücudum, Çarşamba da gecelemiştim. Ertesi gün akşamüzeri Yarı aralık, uykulu gözlerimle evin yolunu tuttum. Yarım saat o halde yürüdüm, eve vardım. Kapıyı kardeşim açtı. Yıkılmış. Ben kapıdan içeri girer girmez, her zaman yaptığı gibi kapının arkasına saklanan iki buçuk yaşındaki yeğenim Yeliz, bacaklarıma dolandı. Demek ablam da gelmiş. Yeliz ortalıkta koşuşturuyor, zıplıyor, eğleniyordu. Az sonra yorulacak, kendisiyle ilgilenmeyen büyüklerine darılacak, bir köşeye kıvrılmak zorunda kalacaktı.
Hemen salona gittim. Salonumuz geniş. Soba da bu odada… Anneannem, bu yaşlı kadın, kendisi için hazırladığımız yatakta yatıyor. Solmuş, çökmüş. Dünyayla ilgisini kesmiş; ara sıra açılan gözler, anlamsız mırıltılar, zorla alınan hırıltılı nefesler. Dedem başucunda. Yarım asrı geçkin hayat arkadaşının yanı başında. Oldukça üzüntülü görünüyor ama kuvvetli, sağlam, metin bir duruşu var. Sokağın sonundaki evde oturan komşumuz Aynur Teyze Kur’an okuyor. Annem ağlamakta, hüngür hüngür ağlıyor. Çok fazla geçmeden Aynur Teyze, mushafı kapatıp anneme sesleniyor: “Kızım, kendine gel, ölüyor!”. Annem şaşkın, dedem durgun, ablam şapşal, kardeşim sersem. Ben hepsinin karışımı bir duygu yumağı içinde mahpus… Birkaç dakika sonra gelmiş olsam, anneannemin bu son anlarına yetişemeyeceğim.
Aynur Teyze, annemi kollarından tutup sarsıyor; “Kızım, aklını başına al!” En son anneannemin vücudunun kasıldığını görüyorum, sık sık gözlerim kararıyor. Ya rahat nefes alsın diye ya da dili boğazına kaçmasın diye, iki kadın, başının altına yastık takviye edip, boğazını yükseltiyorlar. Ablam hiçbir işe karışamıyor, kafayı sıyırmış gibi, bön bön bakıyor. Yaşlı kadının ağzından kurtulan kusmuğa benzer koyu, beyaz bir sıvı çenesinden aşağıya iniyor. Ve bu sıvıyla çıkan son bir nefes… Bir nefesle gelen ölüm. Dedem, me’zun olmadan kahve gözlerinden süzülen iki damla yaşı sildi. Annem hıçkırıklarını tutamıyor artık, yürek parçalayan bir haykırış: “Annem!”. O kadar, gerisi sessizce gözyaşı akıtma. Ablam hâlâ şokta… Kendimi tutamayacağım, içeriye, odama koşuyorum. Yatağa uzanıp salıverdim pınarlarımı. Şırıl şırıl aktı. Yastığım deryâya dönmüş, uyuyakalmışım. O kadar yorgunluğun üzerine bu üzüntü fazla geldi bedenime.
Biraderin, hızlıca sallayarak “abi, kalksana” sözüyle uyandım. Bayıldı zannetmiş. Anneannemi benim odaya taşıdık. Annem üzerine çarşaf örttü. Karnına bıçak koydu. Sonra eşe dosta, yakın akrabalara haber veriş, gelenleri karşılayış, taziyeleri kabul… Annemin kardeşleri arasındaki buzlar çözüldü o gece, hepsiyle teker teker kucaklaştı. Soğuk bir ölümle gelen sıcaklık… Kadınlar mevtânın yanında, erkekler salonda. Bir uğultu. Yasin okuma vazifesi bana düşüyor. Dedem o zamana kadar kendini tutmuş, fakat benim kendinden mahzun sesimi işitirken giryelerine hâkim olamadı. Fakat mağrur halinden taviz vermeden…
Araba ayarlanmış, büyük bir otobüs, fakat gelenleri ancak alır. Cenazeyi aşağıya taşıyoruz. Dedem de yardım edecek oluyor ve amcamın, rüzgârın ıslak suratlara çarpması gibi, ikazı:
- “Amca, can gitti, nikâh bitti.”
İşte o an dedemin metanetinden eser kalmadığını, mecâlinin, tâkâtinin tükendiğini hissettim.
Aşağıya indiğimizde amcam bu sefer bana seslendi:
- “….! Duaya başla da milleti bekletmeyelim, haydi geç öne!”
İlk defa bir cenaze yolladım. Bütün sokak camda, dillerde aynı kelimeler:
- “Amin!”
- “Helâl olsun!”
- “Helâl olsun!”
- “Helâl olsun!”
Bir yıldız daha kaydı hayatımdan, bir yıldız, bir cân!

24.3.06

Sinan – Nereden Nereye?

Kırmızı bir İ.E.T.T.’nin camına başımı dayayıp, gözlerimin önünden akıp giden, seninle geçirdiğim (hayalî de olsa) dakikaları, saniyeleri seyrediyorum, bir yandan da hâric-i mekânı… Kafamın içinde havada uçuşan toz zerrecikleri kadar, belki de daha fazla, bir düşünce kervanı geçiyor. Birbiriyle alakalı, alakasız, sahipsiz kalmış bir sürü... Genelde şu husus üzerinde kesifleşti cümleler:
Yollar, yollar, yollar… Hayatımızda bu kadar uzun ve uzun süre bir yer kaplayan başka hiçbir şey yok. Yolları güzelliğin kucağına iten nedir? Ağaçlar ve güzel yapılar değil mi?
Biri en büyük nimetlerden gözümüz sayesinde nimetlerin en sevimlisi, en huzur vereni oluveriyor; Yeşil yaprakların damarlarında insanların alın çizgileri mi saklı acaba diye epey düşünmüşümdür? Ya da parmak izi gibi yaprakların üzerlerindeki beyaz şeritler de birbirlerinden farklı mıdır?
Öbürü yine nimetlerin en büyüğünde akıl sayesinde gönle hitap eder. Büyük, gösterişli ya da gösterişsiz muhteşem bir abide karşısında tüylerim ürperir bazen. İçinden hiç çıkmak istemem. Herhâlde sen de benimle aynı fikirdesindir?
Böyle sürüp giden fikir sergüzeştinde aklıma bir nokta takıldı? Acaba niçin zamâne yârân-ı mimârânımız bir Sinan’ın tırnağı olma şeref ve gururuna erişemiyorlar? Kabahat kimin? Elbette neslimiz bir kültür inkırazının ortasında bulmuş kendini, okumuşsundur muhakkak, 70 sene öncesinin aydınları Osmanlı ile Cumhuriyet arasında kalmıştı, biz de Avrupa ile Türkiye haritasında kaybolmak üzereyiz. Neredeyiz? İki kuşak da Doğu’nun muhafazakârlığı ile Batı’nın terakkîsiyle hercümerç oldu. İki medeniyet arasında sıkışmış hayatlar… Bu geçiş devrelerinde yeni bir şeyler üretemezsen çektiğin sıkıntılar, yaşadığınız bocalayışlar, kapıldığınız buhranlar yanına kâr kalıyor. Bir nevi enayilik etmiş oluyorsun. Bizim de öyle oldu.
Kabahat kimin demiştim, kudemâda da hata büyük. Ser mimârân-ı cihan ve mühendisân-ı devran (cihandaki mimarların ve devrindeki mühendislerin başı, en iyisi) Mimar Sinan keşke iki eser daha yapmayıverseydi de bunun yerine tecrübelerini aktarsaydı kağıda. Yani nesilden nesile ebediyete uzanacak bilgi taşıyıcısına. Sanatları belli başlı bir rehber elbette, fakat eserlerindeki akustik nizamının, sağlamlığının, estetik unsurunun hâlâ çözülememiş olması esef verici bir durum. Düşünmemiş olacağına imkân veremem. Ya kendi ilmini vermek istemeyen bir kıskançlık, ya büyük ve affedilmez bir gaflet ya da kendinden sonrakilerin ilgisizliği… Üçüncü şıkkı kalfalarından Sedefkâr Mehmed Ağa geçersiz kılıyor. Üstelik hâl böyleyken o koca mimarın, asırların eskitemediği fikirlerinin sahibi o yüce şahsın “yazma nüshalarda ‘mûr-u nâtüvân’ (güçsüz karınca), imzasında ‘El-fakir Sinan Sermimaran-ı Hassa’; beyzi mührünün ortasındaki imzasında ‘El-fakîru’l-hakîr Sinan’; kenarında ise:
‘Sermimaran-ı hassa müstemend
Bende-i miskin kemine dermend’
(Fakîr, aciz hassa sermimaranı / Dertli, değersiz miskîn bendeleri)
yazacak kadar tevâzu numunesi bir insanın ilim hasedinde bulunacağına da inanasım gelmiyor. Gâfil insanın elinden böylesine azametli câmiler çıkar mı? Çürük bir kalbin sahibine öylesine asırlara meydan okuyan köprüler, kervansaraylar, hanlar, hamamlar yapmak nasip olur mu? Bilmiyorum. Allah bilinmezleri bilendir, sebebini çözemedim. Senin de aklına bir şeyler gelirse yazarsın, olur mu?

Rubailer- 6 (Ecdâd Yadigârı: İrfân)

Bir zamanlar kurmuş irfan Müslüman Türkler şânıyla,
Çünkü irfan ile yükselmiş kavimler ve kanıyla...
Şimdi neslinden hicâpmış moda, kendinden utanmak;
Oysa mahfûz etmiş ecdâd, hem de malıyla, canıyla...
[-.--/-.--/-.--/-.--]
Ezik Çilek

23.3.06

Gündeliklere Dair

İç ferahlatıcı bir bahar sabahı… Gece geç yatmış olsam da çoktandır hasret kaldığım tertemiz hava uykumu kaçırmakta. Güzellik serâser bütün mahlukatı çerçevelemiş. Gözler aydınlık, huzur veren bu bahar sabahını görmekle mest, kulaklar cıvıl cıvıl ötüşen ve senin için besteler yapan çeşit çeşit kuşları dinlemekle mahzûz, vücûdum bu hoşluk içerisinde bulunmaktan memnun…
Fakat yine aynı can sıkıcı serencâm: Durakta bir müddet aynı şahıslarla bekleyiş, otobüste bir saati aşan bir yolculuk, uyunuyorsa eğer son durakta uyanış, kısa süren bir mahmurluk, beş dakika kadar bir balka otobüs durağına yürüyüş, tekrar kalabalık bir otobüse binip çeyrek saat seyahat, inilmesi gereken yerde inilip bir çeyrek saat kadar daha yürümek… İşler, uğraşlar, çalışma hayatına saklanmış bir sürü teferruat… Akşamleyin, sabahki koşuşturmanın tersinden başlayan bir ömür törpüsü daha… Ömrümüz yollarda geçiyor. Bu monotonluğa karşı tek ilaç var; farklılık. Farklı sevinçler, değişik acılar. Evet, acılar da birbirinin aynı olsa hayatımız tam bir kâbus olurdu muhakkak. Bunlara ilaveten farklı düşünceler, -sık olmasa da- farklı kişiler.
Bütün bu zaman diliminde ve artı olarak geceleri seni düşünmek benim en başta gelen vazifem. Sen benim sebeb-i hayatımsın, yani bu eziyetler yumağına katlanma nedenim. İyi ki varsın, varlığında eridim, iyi ki var olan sensin! Varlığım!

Rubailer -5 (Zaman)

Yıllar geçiyor, fark edemeden daha bizler,
Hülyalarımız vardı bizim bizden acizler.
Sevmek ne güzel histi baharla uyanan…
Yaşlandı bahar, biz gibi gözyaşını gizler.
[--./.--./.--./.--]
Ezik Çilek

Rubailer -4 (Alnı Ak Tarihimiz)

Günler beyazdır, yol beyazdır, kar beyazdır
Semada toplanmış şu bulutlar beyazdır.
Nur üstüne nur indi de cennetten arza,
Tarih kokar güller bizim, çağlar beyazdır.
[--.---.---.--]
Ezik Çilek

Rubailer -3 (Talih)

Defter-i ömürden sarı bir sayfa düşerken,
Gark oldu baharım kışa, hazana şaşarken.
Yalnız seni sevdim ben hayatım boyu, yalnız,
Düştüm gecenin koynuna ben ufka koşarken…
[--./.--./.--./.--]
Ezik Çilek

Rubailer -2 (Mevsîm-i Hüzn)

Mevsim-i gülün geçti zamanı be gönlüm,
Har oldu cihan, kalmadı şanı be gönlüm!
Sessizce uyurken yerin altında nebat,
Bak, başladı ol devr-i hazanı be gönlüm!
[--./.--./.--./.--]
Ezik Çilek

Mezarda Huzur

Bu gece tüm cihan sükut ediyor.
Etrafta sessizlik feryat ediyor.
Bedenim uykuda zihnime tezat,
Sızıp kalmamakta inat ediyor.

Aklımda sen varsın serde sevda var,
Gönlüme kök salmış koca bir dağ var..
Ferda-yı meçhulde çözülmez ağ var;
Kaderim örerken berbat ediyor.

Kan ter içindeyim; sıkıntı basmış;
Demek çekeceğim üzüntü, yasmış.
Ölecekken vuslat bir bana hasmış,
Mecnun bile bana haset ediyor.

Bülbülüm lal olmuş güller solunca.
Güller açmaz olmuş bülbül susunca.
Ya ben ne yaparım sen de gidince?
Canım tek mezarda rahat ediyor.

Ezik Çilek

Rubailer -1

Bir damla sudan halk edilen insana bak sen,
Şeytan ile bir olmada, ah, isyana bak sen.
Nisyâna düşüp zehrediyor cennetini, vâh,
Cihâna hükümrandı, Süleyman’a bak sen!
[--./.--./.--./.--]
Ezik Çilek

Ellerin, Gözlerin, Sözlerin

Ellerin vardı,
Yüreğin kadar şefkatli ellerin…
Ve bir o kadar da narin,
Bir iksir gibi
Tek yudumluk
Zarif ve ince ellerin vardı.
Ellerin nazarı değmesin
Ve nazara gelmesin
Ellerin...

Gözlerin vardı,
Sevdam gibi ebedi gözlerin.
Mavi ve engin
Bir deniz kadar derin
ve serinletici kalbimi
O mahmur ve işveli gözlerin.
Kirpiklerine değmesin
Bakışları başka gözlerin.
Belki hiç olamayacağım
Gözlerin…

Sözlerin vardı,
Bir çağlayan ahenginde sesin
Ve sesine hayat veren tatlı sözlerin..
Kadife yumuşaklığındaki dilinin
Ucundan kaçan nefesinin
Nihaî noktasında
Ah, Saddam gibi
Zalim sözlerin vardı.
Bir de hiç tutmadığın
Sözlerin…

Ezik Çilek

22.3.06

Bir Harabeydi Gönül...

Bir harabeydi gönül, pis yarasaların uğrak mekânıydı önceleri… Köşelerine sinmiş lağım kokusunu teneffüs ederek yaşadım yıllarca, çamur ve pislik içinde. Bataklıkta çiçek yetişmez, gülüm.
Sen geldin, bir bahar güneşi gibi cıvıl cıvıl, bir bahar günü gibi taze taze, bir bahar akşamı gibi serin serin bir hayat sundun, sen geldin. Fersûdeydi gönül, âsûde oldu, vîrâneydi, şâhâne oldu. Sihirli ellerinle daha değmeden balkabağını bir arabaya çevirir gibi devleştirdin kalbimi, dev sevdalar ancak dev yüreklerde yaşar diye.
Mis kokan saçlarını henüz koklayamasam da biliyorum ki bir demet gülden daha ıtırlı, bir demet lâleden daha güzel. Sümbüller kaçışır bir yerlere utançlarından, menekşeler kıskançlıklarından intihar etmek isterler, papatyalar senin yanında acuze bir falcı gibi kalıyor. Bütün çiçek bahçeleri tarumar olur sen istesen de istemesen de. Güzelliğin dillere destan, destanlara mevzu… Ne Mecnun, ne Ferhat, ne Kerem, ne Kamber, ne Tahir… hepsi de birer yalancı, dedim ya destanlarda kaldılar, yalnızca efsanelerde anıldılar. Efsaneler ölmez ama efsaneleri olanlar ölenlerdir, benimse aşkım hiç ölmeyecek, sevgilim.

Bezm-i Elestte sevdim, ey sevgili seni ben

Her attığım bakışımda sen varsın, yapraklarda, ağaçlarda, kuşların süzülüşlerinde, böceklerin ötüşlerinde, hatta gece vakti kurbağaların serenatta bulunmalarında bile. Gecemsin, gündüzümsün, yıldızım, bulutum. Sevgisiz yürekler bir et parçasından ibaret, ona haysiyet kazandıran aşkmış, anladım.
Bir harabeydi gönül, önceleri…

17.3.06

Yalnız Geceler

Yalnızlığın şarkısı çalınırken her gece,
Güneş asılı kalır sırmalı kuşağımda...
Gözde baygın bakışlar, dîlde manasız hece,
Can çekişir o vakit “aşk” denen kuş, ağımda...

Bin bir türlü fikirler beynimde cirit atar,
At koşturur sözcükler ellerinde mızrakla...
Her kılıç darbesiyle sürer gider ataklar,
Kurtulursam bin şükür birkaç küçük sıyrıkla...

Gönlüm daralır, eğer yıldızları görmezsem
Ve yüzüme gülmezse ezelî sevgilim ay...
Yelkovan sarhoş olur her gece, akrep sersem;
Sallanır durur zaman gökle çekerken halay...

Ezik Çilek

Kasvet

Fersiz kalan gözlerim ışığınla uyandı,
Yandı, mercek altına tutulmuş kağıt gibi.
Vakit tandı ve tanın öleyazdığı andı,
Solgun güllerin ye'se dolanmış ümidiyle
Fersiz kalan gözlerim ışığınla uyandı...

Ezberimde saçların, hatırımda ellerin,
Gülüşün, yürüyüşün, duruşun, ağlayışın...
Nisyan kabrine gömdüm ömrümü, fakat niçin
Unutmak mümkün değil, ah, vefasızlığını?
Ezberimde saçların, hatırımda ellerin...

Resmin, gönül aynamda buğulanmış bir nefes,
"Hu" diyerek üfledim, gittikçe buğulandı.
Asırlar ordusuna yalınkılıç dalan ses,
Sessizce yankılandı ve sessizce dağıldı:
Resmin, gönül aynamda buğulanmış bir nefes.

Darmadağınım, parça parçayım firkatinle;
Bir yarım sende kaldı, bir yarım yine sende...
Ferhat'ın, can verdiği dağ ardında Şirin'le
Vuslatını bekliyor yarım yarım bedenim.
Darmadağınım, parça parçayım firkatinle.

Aşka doymuş insanlar, tıkanıncaya kadar...
Gözler doymamış fakat, kalplerini yemişler;
Damaklarındaki allık işte bu yüzdendir, yâr,
Bundandır derviş kalbi aç gezer. Bu yüzden ki
Aşka doymuş insanlar, tıkanıncaya kadar...

***

Terk edilmiş bir şehrin arzına yağan yağmur,
Islatsın kirpiğimi, gözlerim yorulmasın.
Yağmur ve yalnızlığın yoğurduğu bu çamur,
Göz dikmese yasağa, yoldaşı olamazdı
Terk edilmiş bir şehrin arzına yağan yağmur.

O zamandan beridir biz yasak çocukları,
Biz, sevdiğimiz için cennetten kovulmuşuz,
"Ateşle bir" demişti aşkımın tanıkları.
Ateşle bir olmuştu iblis, ve yanıyoruz
O zamandan beridir biz yasak çocukları...

Kır da gitsin, savrulsun yüreğim ilden ile.
Ölüm meleğimsin sen, azrailim, bir tanem,
Fırat'tan tâ Dicle'ye, Tuna'dan yorgun Nil'e,
Sam yelinin önüne kat, at çöllere,
Kır da gitsin, savrulsun yüreğim ilden ile.

Evhamlarla başbaşa kaldık biz, diz dize,
Cinler oynuyor sanki etrafımda koşarak,
Çizgi üstüne çizgi... Alnımı çize çize
Bir mapusun zamanı eskiten takviminde
Evhamlarla başbaşa kaldık biz, diz dize...

Ruhsuz kaldım, ruhumu işgal etti sevdalar,
Esir oldum, hürriyet artık ne kadar uzak?
Mazim istikbalimi bilmem neden oyalar,
Neden koşar ardından şimdiki zamanımın;
Ruhsuz kaldım, ruhumu işgal etti sevdalar.

Ezik Çilek

Ne Gelir Elden?

-Çanakkale'nin Şehit Aslanlarına-

Harp çıkınca düştüm gurbet illere,
Bıraktım ardımda yâri ellere,
Yükleyip sızımı ince tellere
Çağlasam da artık ne gelir elden?

Düşünmezdim sıladayken ölümü,
Hep hayal ederdim gonca gülümü.
Geçti... Hâr-ı sevdâ ile gönlümü
Dağlasam da artık ne gelir elden?

Gurbetin derdi çok, hep başka başka,
Anamdan doğmamış olsaydım keşke...
Önümde uzanan yolları aşka
Bağlasam da artık ne gelir elden?

Aşıktım, çektiğim çilenin haddi yok,
Ayrılık yakıyor, ateşten bir ok...
Görüp de halimi teskin eden çok,
Ağlasam da artık ne gelir elden?

Ezik Çilek

İsyan

Kaderden bana düşen umman gibi gözyaşı,
Gecelerin kahırlı koynunda ağlamakmış.
Izdırabıma hüzün katan yârin bakışı,
Her vakit gönlümü kafese bağlamakmış.

Hasret aşk lügatinde en baştaki kelime,
Vuslatın tarifi yok, saadetin adı yok...
Heyhât, âh etmek yersiz, kilit vurdum dilime,
Yüreğimden boşalan feryâtların tadı yok.

Gün benim haricimde vücut bulmakta, felek,
Geceyi bana yoldaş kılan sen değil misin?
Güneş her doğduğunda güller solmakta, felek,
Bırak bârî bülbüller karşında eğilmesin!

Ezik Çilek

Bir İşin Olmaz

Nefsini sabırla yolduğun zaman,
Vahdet feyzi ile dolduğun zaman,
Fena Fillah’ta yok olduğun zaman,
Cem'iyyetten Nûn'la bir işin olmaz…

Kuru ekmek imiş arif azığı,
Mürşide bağlanmak zevkin büyüğü…
Gönül deryasına giden kayığı
Bulsan şu cihânla bir işin olmaz…

Cehennem kâfirin, cennet mü’minin,
Bırak kim nereye giderse gitsin,
Bahtiyârsın eğer görsen cemâlin’,
O demde mekânla bir işin olmaz…

Ezik Çilek

Bu Sabah

Sabahları pür-telâş olurum, bilirsin. Otobüs sık değil artık. Hem de oldukça seyrek.
Neden mi? Taşındık ya, sana söylemedim mi? Özür dilerim. Nereye mi? Avcılar'a, Firuzköy'ün bir mahallesine. Adı 'Yeşilkent'. Halbuki ne yeşil, ne kent. Akşamları iş dönüşünde yokuş aşağı yürürken İstanbul'un taşrasını görüyorum uzaktan uzaktan, taşrası bile bir başka güzelmiş, geç anladım. Ben taşranın da taşrasındayım. Neyse, konuyu dağıtmayalım.
Bir kaçırdın mı 07.10 otobüsünü, 08.00'e talim edeceksin demektir. İşin ucunda aktarma hesabı var, bir de hızlı gitme. Minibüsler aynı yolu yüzde elli daha yavaş gidiyor.
Adetim olduğu üzere bu sabah da geç kaldım. Bir tek 97-98'de geç kalmazdım okula, hep aynı metroya binebilmek için senin sürekli olarak binmiş olduğun ikinci vagonun ikinci kapısından. Nedenini sonra anladım, çıkış merdivenlerinin tam karşısındaymış meğer. Bu apayrı bir macera, apayrı bir bahis.
Çamurlara bata çıka durağa otobüs hareket etmeden yetiştim. Genellikle aynı yere otururum. Yine öyle yaptım, en arka sıranın sol köşesi. Genelde uyurdum ama nedense uykum gelmemişti. Ben de kitap okumaya daldım: Cemil Meriç'in Jurnal'i. 1966-83 yıllarını kapsayan II. Cildi. Bir süre sonra dikkatim dağılmaya başladı. Kitabı kapayıp, okumayı bıraktım. Etrafı seyretmeye başladım, kâh dışarıyı ve kâh içeriyi. Genelde öğrenciler vardı içeride. Demek öğrenci otobüsü diye isimlendirilen otobüs, bu!
Önce dışarıya bir göz attım: İşe geç kalmamak için koşturan yaşlısıyla, genciyle, kadınıyla, erkeğiyle bir sürü insan... Öğrenciler, veliler, nadir de olsa takı elbise giymiş olanlar, spor giyinenler, başı açıklar, başı kapalılar, dekolte delileri, çarşaflılar, çantalılar, çantasızlar... Arabaya binenler, arabadan inenler, telefonla konuşanlar, yalnızlar, kalabalıklar... Uykulu gözler, çapaklı kirpikler... Öğrenciler hariç ellerinde kitap olan hiç kimse görmedim. Onlarınkiler de ders kitabıdır muhtemelen.
Sonra içeriye çevirdim bakışlarımı: Birkaç genç dikkatimi çekti; üçü kız, biri erkek dört kişi. Erkek biraz pısırık bir tipe benziyordu. Kızların sınıf arkadaşı herhalde ama nereden bindim bunlarla aynı arabaya der gibiydi, sıkıntılı, kırılgan. Elinde Aziz Nesin. Hangi kitabı bilmiyorum; Aziz Nesin ismi dikkat çekiciydi, başlık biraz daha ufaraktı. Biri kaşar mı kaşar bir kız, kendini çevresine beğendirmek isteyen bir hali var. Saçları ne kumral, ne sarı, ortası bir şey... Gözlerinin rengini seçemedim. Gülüşü yapmacık, gözleri etrafta birilerini kolaçan ediyor. Ya hoşlandığı birini aramakta, ya da gözüne birini kestirecek. Saçlarını ellerini kullanmadan, başını sallayarak arkaya atıyor. Herhalde daha seksi olduğunu düşünmekte. Seksi miydi değil miydi bilmiyorum, ama dikkat çekmekte muvaffak olduğu muhakkak. Birinin sırtı dönüktü bana. Yüzünü hiç göremedim. Fakat sohbete pek fazla katılmıyormuş gibiydi. Ya da bana öyle geldi. Biri daha var. Saçları düz, siyah. Omuzlarına bile değmiyor. Gözleri maviydi galiba. Güzel. Çok güzel değil ama güzel. Konuşmasında bir gariplik var. Sanki bir harfi söyleyemiyor, söylüyor da telaffuz ederken bir gariplik var. Dudakları toplanıyor, ama "ü" gibi değil, bir başka türlü. Neyse, anlatamadım. Ona ya da onun gibi konuşması olan bir başkasına rastladığımda yazarım. Sürekli gülüyor. Güldüğünde çok sevimli oluyor. O gülerken benim de yüzümde bir tebessümün belirdiğini fark ettim. Utandım kendimden ve nefsime kızdım. İhanet mi ediyorum diye düşündüm sevgimize ya da sevgime bunca yıldan sonra.
Hayır, bir tanem, hayır… Dişi bir kuşa bile açmadım evimin penceresini, dişi bir sinek bile kondurmadım tenime. Fakat sen? Kim bilir kimlerlesin, kimlerleydin, kimlerle olacaksın? Ben kendimden eminim, sen de emin ol. Önce bana, sonra kendine. Hem merak etme, benim sevgim ikimize de yeter.

16.3.06

Al, Gönlüm Senindir, Ne Yaparsan Yap!

"Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver anları
Bana seni gerek seni !"
Hayat gibi aşkın da çetin bir imtihan. Bu zorlu sınavı geçmek her babayiğidin, daha doğrusu her aşığın harcı değil. Zaten herkes de aşık değil. Her aşık olan da bir Mecnun, bir Ferhat, bir Kerem, bir Kamber olamaz. Mecnun ben olamaz, Ferhat ben olamaz. Leyla sen olamaz, Şirin sen olamaz. Aslı'nın güzelliğinin aslı yoktur, sahteleşir indinde, Arzu ucubeleşir, çirkinleşir.
"O ağaca yaklaşmayın" demişti Rabbim, Adem karşı geldi bu emre, sevdasından. Cennet bahçesinden kovulmayı, dünyaya sürgün edilmeyi kabul etmiş oldu. Ve... Ayrı kaldı yıllarca Havva'sından. Havva'm! Bilseydi araya gurbetin gireceğini, tadar mıydı memnu meyveyi Adem? Belki.
Gönlümü eşiğine bırakmıştım, ne yaptın? İster paspas yap, ister bir köşeye kaldır ya da fırlat. Ama yeter ki bas, dokun. Seni görsün yeter. Sensizlikle sınama, sınavının neticesini göremeden ölür, dayanamaz.
Şimşekler yağdır üstüne istersen, yıldırımlara tut, ayağına taş bağlayıp derin okyanuslara sal, bir uçurumun kenarından bırak dipsiz karanlıklara. Ama bir kez olsun dokun, boğmak için bile olsa.
Al, gönlüm senindir, senin için atar, ismini sayıklar ve ancak böylece yaşar.
Al, gönlüm senindir, ne yaparsan yap!

15.3.06

Yalnızız Geceleri...

Sokak lâmbasının feryadı camda,
İzbe odamda ben tek başınayım.
Hasret de hicran da kader de gam da…
Hepsinin ezelden tek ahbabıyım.
Sokak lambasının feryadı camda…

Ağlaşırız şafak sökene kadar,
Eğleşiriz derdi dökene kadar…

Bütün yalnızların tek dostu gece,
Gece, âşıkların siyah kubbesi…
Yersiz yurtsuzların yün postu gece,
Gece, garîplerin çelik kafesi…
Bütün yalnızların tek dostu gece!

Anlaşırız güneş doğana kadar,
İnleşiriz derdi boğana kadar…