Blog Kardeşliği

Bir Teşekkür...

Sadece ve sadece yüreğimin sesini dinlediğim ve bunu sizlere aktarmaya çalıştığım naciz blogumu teşrif ettiğiniz için teşekkürlerimi arzetmeyi üzerime bir vazife bilirim. Var olun!

31.3.06

Aşk Denizinde Her Gün

Yarın imtihan günü... Birkaç günlük çalışmanın neticesi bakalım nasıl olacak? Sen neler yapmaktasın, ne ile uğraşıyorsun? Okuyor musun, çalışıyor musun? Evlendin mi yoksa? Allah korusun!
Yangın yerine döner yüreğim
Bu kadar mı kördür gözlerin
Funda Arar'ın bu şarkısı halimi anlatıyor sanki, daha doğrusu benim değil, benden ayrı bir şahsiyet kazanmış kalbimin durumunu...
Yangın dedim, sana kadar kokusu geldi mi bilmiyorum ama, aklıma Beşir Ayvazoğlu'nun Şehir Fotoğrafları (Ötüken) kitabındaki İstanbul'un büyük yangınlarını konu alan yazısı "Ateş Denizinde Üç Gün" geldi. Sana birkaç cümle aktarayım mı?
"Âdeta her an tutuşmaya hazır çalıçırpı üzerinde oturan İstanbul, kısa aralıklarla çıkan yangınlarda bir baştan bir başa kül yığınına dönüşür ve sonra bu kül yığınından yepyeni bir İstanbul doğardı."
Daha birçok bilgiye burada tesadüf edebilirsin:
Bilinen ilk büyük Cibali yangınının 2 Eylül 1633'te bir kalafatçının ahmakça dikkatsizliği yüzünden çıktığını...
IV. Murad Hân'ın, eskilerin 'Büyük Fitne' dedikleri dönemi koyduğu ağır yasaklamalara bu yangını bahane ettiğini...
İkinci büyük yangının, atmış yıl sonra (1693)Cibali yakınında Karanlık Mescit mahallesinde ticaretle uğraşan Ahmed Efendi'nin evinde çıkıp iki bine yakın ev, dükkân, câmi, mescid, medrese, han ve hamamı silip süpürdüğünü...
17 Temmuz 1718'de gece yarısından sonra bir Yahudhâne'de başlayıp yirmi yedi saat devam ettiğini...
6 Temmuz 1756 yangının ise kırk sekiz saate yakın sürdüğünü, Vak'anüvis Vâsıf Efendi'nin, fetihten beri böyle bir yangının ne görülüp ne işitildiğini söylediğini ve Hammer'in sekiz bin kadar binanın kül yığınına dönüştüğünü anlattığını...
1782 ylının yangın yılı olduğunu ve halkın üç ayları oldukça hararetli geçirdiğini...
İstanbul halkının adeta cehennemi yeryüzünde yaşadığını... satırlar arasında okumak mümkün.
Ayrıca 1826'daki Bâbıalî yangınında, ki "Büyük Hocapaşa Yangını" diye bilinmektedir, en büyük ebrû üstadlarımızdan Ayasofya Camii hatibi Hatip Mehmed Efendi'nin, yanmakta olan ebrûlarını kurtarmak için canı pahasına alevlerin içine daldığını ve o vahşî ateş çemberi arasında gözden kaybolduğunu, kelâm-ı sarîh ile söylemek gerekirse sanatını canına tercih ettiğini günümüzün en büyük gelenekçi ebrucularından Alparslan Babaoğlu'nun bir video çekiminden dinlemiştim.
Ben her an yanıyorum, kimsenin aldırış ettiği yok. "Aşk Denizinde Her Gün" başlıklı bir yazı yazılması gerek. Ne yazısı? Cilt cilt, raf raf kitaplar... Kim yazacak ki? Hem yazılsa ne olur ki? Yaşanmadıktan sonra?

30.3.06

Nifak Tohumu

Dün sabah güneşli bir havaydı, güneş tutuldu. Bugün sabah da güneşli bir hava hakimdi bulutların arasında göz kırpan, gök gürledi. sonumuz ne olacak bilmiyorum. Senin oralar nasıl acaba? Yüreğimdeki kadar fırtına kopuyor mu?
Haftasonu sınav var, birkaç günden beri yoğun bir şekilde çalışıyorum. Artık başım ağrıdı, cama yönelip ıslak caddelere bakıyorum: Kasvetli bir gün... İki günde nelşer olmuş haberim yok, okullardaki cinayetler, Diyarbakır'daki anarşi, tepedekilerin atışmaları, aşağıdakilerin tepişmeleri...
Son üçüne bir şey diyeceğim yok, zaten senelerdir bunlara benzer şeyler oluyor, ama düşünebiliyor musun, ufacık çocuklar ellerinde profesyonel silahlarla gelmeye başlamışlar okullara. Eee tabi, çocuklar okumaya gidiyor, eğitilmeye değil ki! "Ağaç yaşken eğilir, adam çocukken eğitilir." Bizim zamanımızda da kendi aramızda hırlamalar, gürlemeler, küfürleşmeler, sataşmalar, sürtüşmeler, kavgalar, yaralanmalar oluyordu ama doğrusu bıçak çekecek kadar ileriye gittiğimiz olmuyordu. Civar okullarda birbirine bıçak gösteren haylazların olduğunu duyuyorduk ama öldürmeyle sonuçlandığını hiç duymamıştık. İnsan samimî olmasa bile arkadaşını nasıl öldürebilir? Anlamak mümkün değil.
Aşkın kaç çeşidi var, biliyor musun? Şimdi çocuklar sevmeye değil, katletmeye mailler. Bizim çocukluğumzda kardeşliği, birliği sembolize eden voltran vardı, bir oldun mu kimse karşında duramazdı. Artık parçalıyorlar çocuklarımızı, gençlerimizin arasına ilköğretimden başlayarak sistematik bir şekilde nifak tohumları ayıtorlar, ve bu tohum -bin kere lanet olsun ki- kökleşecek, devâsâ bir ağaç olacak, semaya uzanan fasulye hikayesi gibi...
Allah neslimizi muhafazada gayret gösterenlerden eylesin!
Âmîn dedin mi?

29.3.06

Kararsın dünya!

-Bugün benim günüm, güneş tutuldu ve gündüz geceye döndü!-
Eğer ömrüm nihayet bulana dek ben hep azaplar içinde kıvranacaksam,
Seni görebilme, sesini duyabilme, saçlarını koklayabilme imkânım olmayacaksa aslâ,
Gecelerim, gündüzüm olacaksa sermedî,
Ruhum gün ışığından kaçacaksa bir yarasa gibi,
Kendi kendine dövünecekse haberin olmadan,
Mavi gözlerinde susuzluğunu dindirme hasretiyle tutuşacaksa,
Kelimelerim birer ateş olup yakacaksa dilimden dîlime kadar bütün bedenimi,
Yaşamak ölümden zor gelmeye başlayacaksa,
Son nefesi vermeye can atacaksam,
Yüreğim vuslat vaktine erişir de, kaldıramayacaksa sana kavuşmanın sevincini,
Ebrûlî hayaller kuramayacaksam hiç içinde senin olduğun,
Bir bardak çayın sıcaklığını hissedemeyeceksem, bir bardak soğuk suyun lezzetine varamayacaksam sevdâlandığımdan ve bir işe yaramayacaksa derde dert katmaktan gayrı,
Dermanım zehir, takatim sensizlik olacaksa eğer,
Göz pınarlarım kuruyacaksa ve ben ağlayamayacaksam nefsi teskin etmek için,
Gözlüklerimin gözümde olmadığı bir vakit geçeceksen yanımdan,
Ve ben yine mahrum olacaksam o ebedî saadetten,
Ya da bir yanardağ gibi patlayıp alev saçan gönlümdeki aşkın sönecekse bir gün,
Bırak,
Kararsın dünya!

28.3.06

Rubailer -9 (İstanbul)

Tükenmez dertlerin aslâ, vefâsızsın sen İstanbul,
Gülen hiç kimse yok sende, sefâsızsın sen İstanbul.
Ne canlar harcadın uğrunda, kaç sevdâya kıydın sen?
Günâhkâr bir kadınsın hem, hayâsızsın sen İstanbul!
[.---/.---/.---/.---]
Ezik Çilek

Rubailer -8 (Sen Mi?)

Son tekmeyi kim salladı iskemleme, sen mi?
Yâr uğruna kim ölmeyi almış göze, sen mi?
Senden bana tek hâtıra dâim acı çekmek,
Âh, kim sürecek merhemi aşk yâreme, sen mi?
[--./.--./.--./.--]
Ezik Çilek

25.3.06

Rubailer -7 (İhvân)

Derdimiz bir, fikrimiz bir, âteşîn feryâdımız bir;
Gözlerinden yaş akar bağlantıda, evrâdımız bir.
Yalnız olmak sadece Allâh'a mahsûs hâl değil mi?
Beynimizde olmaz ayrılık ceddimiz, evlâdımız bir.
[-.--/-.--/-.--/-.--]
Ezik Çilek

Bir Yıldız Kaydı, Bir Cân!

Dün akşam bir yandan sana bir şeyler yazmaya çalışırken, bir yandan da bir iki sene sonra antika değerine ulaşacak olan külüstür telefonumun mesajlar kısmındaki arşiv bölümünün ziyaretçisi oldum. Fakat aşkımızdan genç sayılır. Gerekli gereksiz mesajları doldurmuşum buraya. Çoğunu sildim. Bir tanesi vardı ki kalbimin ilk günkü kadar burulmasına sebep oldu:

“Abi, ananem için yapılacak bir şey yokmuş, yakında ölecekmiş.”
‘Gönderen: Biraderim +90536…….
Gönderildi: 22:59:29 26.11.2004’ [Cuma]

Şirketteydim. Takvim hazırlamakla meşgulken bu acı haberle dünyamın yıkıldığını sandım.
Anneannemin ömrümün yer yer sararmış, yer yer rengi atıp mavileşmiş gri defterinde bıraktığı izleri düşündüm: Bir Anadolu kadını, hatasıyla sevabıyla… Misafirperver. Suskun, sâkin. Gözlerinde sürekli kendini belli eden bir düşünce… İki büklüm, kısa boylu, tonton biri. Daima kınalı saçlarının bazı yerlerinden aklar isyanda geçip giden yıllara. Bir Anadolu kadını işte, nasılsa öyle…
Sırtıma dağları yüklemişler de beni onları taşımaya mecbur etmişler gibi bir ağırlık çöktü üstüme. Sarsıla sarsıla ağlayası geldi fakat kendimi toplamam uzun sürmedi. Beni sabırsızlıkla bekleyen işime koyuldum. Aklım sürekli evde… O gece sabahladım, ben bitmiştim de iş bitmemişti. Aslında artık bıkmıştı vücudum, Çarşamba da gecelemiştim. Ertesi gün akşamüzeri Yarı aralık, uykulu gözlerimle evin yolunu tuttum. Yarım saat o halde yürüdüm, eve vardım. Kapıyı kardeşim açtı. Yıkılmış. Ben kapıdan içeri girer girmez, her zaman yaptığı gibi kapının arkasına saklanan iki buçuk yaşındaki yeğenim Yeliz, bacaklarıma dolandı. Demek ablam da gelmiş. Yeliz ortalıkta koşuşturuyor, zıplıyor, eğleniyordu. Az sonra yorulacak, kendisiyle ilgilenmeyen büyüklerine darılacak, bir köşeye kıvrılmak zorunda kalacaktı.
Hemen salona gittim. Salonumuz geniş. Soba da bu odada… Anneannem, bu yaşlı kadın, kendisi için hazırladığımız yatakta yatıyor. Solmuş, çökmüş. Dünyayla ilgisini kesmiş; ara sıra açılan gözler, anlamsız mırıltılar, zorla alınan hırıltılı nefesler. Dedem başucunda. Yarım asrı geçkin hayat arkadaşının yanı başında. Oldukça üzüntülü görünüyor ama kuvvetli, sağlam, metin bir duruşu var. Sokağın sonundaki evde oturan komşumuz Aynur Teyze Kur’an okuyor. Annem ağlamakta, hüngür hüngür ağlıyor. Çok fazla geçmeden Aynur Teyze, mushafı kapatıp anneme sesleniyor: “Kızım, kendine gel, ölüyor!”. Annem şaşkın, dedem durgun, ablam şapşal, kardeşim sersem. Ben hepsinin karışımı bir duygu yumağı içinde mahpus… Birkaç dakika sonra gelmiş olsam, anneannemin bu son anlarına yetişemeyeceğim.
Aynur Teyze, annemi kollarından tutup sarsıyor; “Kızım, aklını başına al!” En son anneannemin vücudunun kasıldığını görüyorum, sık sık gözlerim kararıyor. Ya rahat nefes alsın diye ya da dili boğazına kaçmasın diye, iki kadın, başının altına yastık takviye edip, boğazını yükseltiyorlar. Ablam hiçbir işe karışamıyor, kafayı sıyırmış gibi, bön bön bakıyor. Yaşlı kadının ağzından kurtulan kusmuğa benzer koyu, beyaz bir sıvı çenesinden aşağıya iniyor. Ve bu sıvıyla çıkan son bir nefes… Bir nefesle gelen ölüm. Dedem, me’zun olmadan kahve gözlerinden süzülen iki damla yaşı sildi. Annem hıçkırıklarını tutamıyor artık, yürek parçalayan bir haykırış: “Annem!”. O kadar, gerisi sessizce gözyaşı akıtma. Ablam hâlâ şokta… Kendimi tutamayacağım, içeriye, odama koşuyorum. Yatağa uzanıp salıverdim pınarlarımı. Şırıl şırıl aktı. Yastığım deryâya dönmüş, uyuyakalmışım. O kadar yorgunluğun üzerine bu üzüntü fazla geldi bedenime.
Biraderin, hızlıca sallayarak “abi, kalksana” sözüyle uyandım. Bayıldı zannetmiş. Anneannemi benim odaya taşıdık. Annem üzerine çarşaf örttü. Karnına bıçak koydu. Sonra eşe dosta, yakın akrabalara haber veriş, gelenleri karşılayış, taziyeleri kabul… Annemin kardeşleri arasındaki buzlar çözüldü o gece, hepsiyle teker teker kucaklaştı. Soğuk bir ölümle gelen sıcaklık… Kadınlar mevtânın yanında, erkekler salonda. Bir uğultu. Yasin okuma vazifesi bana düşüyor. Dedem o zamana kadar kendini tutmuş, fakat benim kendinden mahzun sesimi işitirken giryelerine hâkim olamadı. Fakat mağrur halinden taviz vermeden…
Araba ayarlanmış, büyük bir otobüs, fakat gelenleri ancak alır. Cenazeyi aşağıya taşıyoruz. Dedem de yardım edecek oluyor ve amcamın, rüzgârın ıslak suratlara çarpması gibi, ikazı:
- “Amca, can gitti, nikâh bitti.”
İşte o an dedemin metanetinden eser kalmadığını, mecâlinin, tâkâtinin tükendiğini hissettim.
Aşağıya indiğimizde amcam bu sefer bana seslendi:
- “….! Duaya başla da milleti bekletmeyelim, haydi geç öne!”
İlk defa bir cenaze yolladım. Bütün sokak camda, dillerde aynı kelimeler:
- “Amin!”
- “Helâl olsun!”
- “Helâl olsun!”
- “Helâl olsun!”
Bir yıldız daha kaydı hayatımdan, bir yıldız, bir cân!

24.3.06

Sinan – Nereden Nereye?

Kırmızı bir İ.E.T.T.’nin camına başımı dayayıp, gözlerimin önünden akıp giden, seninle geçirdiğim (hayalî de olsa) dakikaları, saniyeleri seyrediyorum, bir yandan da hâric-i mekânı… Kafamın içinde havada uçuşan toz zerrecikleri kadar, belki de daha fazla, bir düşünce kervanı geçiyor. Birbiriyle alakalı, alakasız, sahipsiz kalmış bir sürü... Genelde şu husus üzerinde kesifleşti cümleler:
Yollar, yollar, yollar… Hayatımızda bu kadar uzun ve uzun süre bir yer kaplayan başka hiçbir şey yok. Yolları güzelliğin kucağına iten nedir? Ağaçlar ve güzel yapılar değil mi?
Biri en büyük nimetlerden gözümüz sayesinde nimetlerin en sevimlisi, en huzur vereni oluveriyor; Yeşil yaprakların damarlarında insanların alın çizgileri mi saklı acaba diye epey düşünmüşümdür? Ya da parmak izi gibi yaprakların üzerlerindeki beyaz şeritler de birbirlerinden farklı mıdır?
Öbürü yine nimetlerin en büyüğünde akıl sayesinde gönle hitap eder. Büyük, gösterişli ya da gösterişsiz muhteşem bir abide karşısında tüylerim ürperir bazen. İçinden hiç çıkmak istemem. Herhâlde sen de benimle aynı fikirdesindir?
Böyle sürüp giden fikir sergüzeştinde aklıma bir nokta takıldı? Acaba niçin zamâne yârân-ı mimârânımız bir Sinan’ın tırnağı olma şeref ve gururuna erişemiyorlar? Kabahat kimin? Elbette neslimiz bir kültür inkırazının ortasında bulmuş kendini, okumuşsundur muhakkak, 70 sene öncesinin aydınları Osmanlı ile Cumhuriyet arasında kalmıştı, biz de Avrupa ile Türkiye haritasında kaybolmak üzereyiz. Neredeyiz? İki kuşak da Doğu’nun muhafazakârlığı ile Batı’nın terakkîsiyle hercümerç oldu. İki medeniyet arasında sıkışmış hayatlar… Bu geçiş devrelerinde yeni bir şeyler üretemezsen çektiğin sıkıntılar, yaşadığınız bocalayışlar, kapıldığınız buhranlar yanına kâr kalıyor. Bir nevi enayilik etmiş oluyorsun. Bizim de öyle oldu.
Kabahat kimin demiştim, kudemâda da hata büyük. Ser mimârân-ı cihan ve mühendisân-ı devran (cihandaki mimarların ve devrindeki mühendislerin başı, en iyisi) Mimar Sinan keşke iki eser daha yapmayıverseydi de bunun yerine tecrübelerini aktarsaydı kağıda. Yani nesilden nesile ebediyete uzanacak bilgi taşıyıcısına. Sanatları belli başlı bir rehber elbette, fakat eserlerindeki akustik nizamının, sağlamlığının, estetik unsurunun hâlâ çözülememiş olması esef verici bir durum. Düşünmemiş olacağına imkân veremem. Ya kendi ilmini vermek istemeyen bir kıskançlık, ya büyük ve affedilmez bir gaflet ya da kendinden sonrakilerin ilgisizliği… Üçüncü şıkkı kalfalarından Sedefkâr Mehmed Ağa geçersiz kılıyor. Üstelik hâl böyleyken o koca mimarın, asırların eskitemediği fikirlerinin sahibi o yüce şahsın “yazma nüshalarda ‘mûr-u nâtüvân’ (güçsüz karınca), imzasında ‘El-fakir Sinan Sermimaran-ı Hassa’; beyzi mührünün ortasındaki imzasında ‘El-fakîru’l-hakîr Sinan’; kenarında ise:
‘Sermimaran-ı hassa müstemend
Bende-i miskin kemine dermend’
(Fakîr, aciz hassa sermimaranı / Dertli, değersiz miskîn bendeleri)
yazacak kadar tevâzu numunesi bir insanın ilim hasedinde bulunacağına da inanasım gelmiyor. Gâfil insanın elinden böylesine azametli câmiler çıkar mı? Çürük bir kalbin sahibine öylesine asırlara meydan okuyan köprüler, kervansaraylar, hanlar, hamamlar yapmak nasip olur mu? Bilmiyorum. Allah bilinmezleri bilendir, sebebini çözemedim. Senin de aklına bir şeyler gelirse yazarsın, olur mu?

Rubailer- 6 (Ecdâd Yadigârı: İrfân)

Bir zamanlar kurmuş irfan Müslüman Türkler şânıyla,
Çünkü irfan ile yükselmiş kavimler ve kanıyla...
Şimdi neslinden hicâpmış moda, kendinden utanmak;
Oysa mahfûz etmiş ecdâd, hem de malıyla, canıyla...
[-.--/-.--/-.--/-.--]
Ezik Çilek

23.3.06

Gündeliklere Dair

İç ferahlatıcı bir bahar sabahı… Gece geç yatmış olsam da çoktandır hasret kaldığım tertemiz hava uykumu kaçırmakta. Güzellik serâser bütün mahlukatı çerçevelemiş. Gözler aydınlık, huzur veren bu bahar sabahını görmekle mest, kulaklar cıvıl cıvıl ötüşen ve senin için besteler yapan çeşit çeşit kuşları dinlemekle mahzûz, vücûdum bu hoşluk içerisinde bulunmaktan memnun…
Fakat yine aynı can sıkıcı serencâm: Durakta bir müddet aynı şahıslarla bekleyiş, otobüste bir saati aşan bir yolculuk, uyunuyorsa eğer son durakta uyanış, kısa süren bir mahmurluk, beş dakika kadar bir balka otobüs durağına yürüyüş, tekrar kalabalık bir otobüse binip çeyrek saat seyahat, inilmesi gereken yerde inilip bir çeyrek saat kadar daha yürümek… İşler, uğraşlar, çalışma hayatına saklanmış bir sürü teferruat… Akşamleyin, sabahki koşuşturmanın tersinden başlayan bir ömür törpüsü daha… Ömrümüz yollarda geçiyor. Bu monotonluğa karşı tek ilaç var; farklılık. Farklı sevinçler, değişik acılar. Evet, acılar da birbirinin aynı olsa hayatımız tam bir kâbus olurdu muhakkak. Bunlara ilaveten farklı düşünceler, -sık olmasa da- farklı kişiler.
Bütün bu zaman diliminde ve artı olarak geceleri seni düşünmek benim en başta gelen vazifem. Sen benim sebeb-i hayatımsın, yani bu eziyetler yumağına katlanma nedenim. İyi ki varsın, varlığında eridim, iyi ki var olan sensin! Varlığım!

Rubailer -5 (Zaman)

Yıllar geçiyor, fark edemeden daha bizler,
Hülyalarımız vardı bizim bizden acizler.
Sevmek ne güzel histi baharla uyanan…
Yaşlandı bahar, biz gibi gözyaşını gizler.
[--./.--./.--./.--]
Ezik Çilek

Rubailer -4 (Alnı Ak Tarihimiz)

Günler beyazdır, yol beyazdır, kar beyazdır
Semada toplanmış şu bulutlar beyazdır.
Nur üstüne nur indi de cennetten arza,
Tarih kokar güller bizim, çağlar beyazdır.
[--.---.---.--]
Ezik Çilek

Rubailer -3 (Talih)

Defter-i ömürden sarı bir sayfa düşerken,
Gark oldu baharım kışa, hazana şaşarken.
Yalnız seni sevdim ben hayatım boyu, yalnız,
Düştüm gecenin koynuna ben ufka koşarken…
[--./.--./.--./.--]
Ezik Çilek

Rubailer -2 (Mevsîm-i Hüzn)

Mevsim-i gülün geçti zamanı be gönlüm,
Har oldu cihan, kalmadı şanı be gönlüm!
Sessizce uyurken yerin altında nebat,
Bak, başladı ol devr-i hazanı be gönlüm!
[--./.--./.--./.--]
Ezik Çilek

Mezarda Huzur

Bu gece tüm cihan sükut ediyor.
Etrafta sessizlik feryat ediyor.
Bedenim uykuda zihnime tezat,
Sızıp kalmamakta inat ediyor.

Aklımda sen varsın serde sevda var,
Gönlüme kök salmış koca bir dağ var..
Ferda-yı meçhulde çözülmez ağ var;
Kaderim örerken berbat ediyor.

Kan ter içindeyim; sıkıntı basmış;
Demek çekeceğim üzüntü, yasmış.
Ölecekken vuslat bir bana hasmış,
Mecnun bile bana haset ediyor.

Bülbülüm lal olmuş güller solunca.
Güller açmaz olmuş bülbül susunca.
Ya ben ne yaparım sen de gidince?
Canım tek mezarda rahat ediyor.

Ezik Çilek

Rubailer -1

Bir damla sudan halk edilen insana bak sen,
Şeytan ile bir olmada, ah, isyana bak sen.
Nisyâna düşüp zehrediyor cennetini, vâh,
Cihâna hükümrandı, Süleyman’a bak sen!
[--./.--./.--./.--]
Ezik Çilek

Ellerin, Gözlerin, Sözlerin

Ellerin vardı,
Yüreğin kadar şefkatli ellerin…
Ve bir o kadar da narin,
Bir iksir gibi
Tek yudumluk
Zarif ve ince ellerin vardı.
Ellerin nazarı değmesin
Ve nazara gelmesin
Ellerin...

Gözlerin vardı,
Sevdam gibi ebedi gözlerin.
Mavi ve engin
Bir deniz kadar derin
ve serinletici kalbimi
O mahmur ve işveli gözlerin.
Kirpiklerine değmesin
Bakışları başka gözlerin.
Belki hiç olamayacağım
Gözlerin…

Sözlerin vardı,
Bir çağlayan ahenginde sesin
Ve sesine hayat veren tatlı sözlerin..
Kadife yumuşaklığındaki dilinin
Ucundan kaçan nefesinin
Nihaî noktasında
Ah, Saddam gibi
Zalim sözlerin vardı.
Bir de hiç tutmadığın
Sözlerin…

Ezik Çilek

22.3.06

Bir Harabeydi Gönül...

Bir harabeydi gönül, pis yarasaların uğrak mekânıydı önceleri… Köşelerine sinmiş lağım kokusunu teneffüs ederek yaşadım yıllarca, çamur ve pislik içinde. Bataklıkta çiçek yetişmez, gülüm.
Sen geldin, bir bahar güneşi gibi cıvıl cıvıl, bir bahar günü gibi taze taze, bir bahar akşamı gibi serin serin bir hayat sundun, sen geldin. Fersûdeydi gönül, âsûde oldu, vîrâneydi, şâhâne oldu. Sihirli ellerinle daha değmeden balkabağını bir arabaya çevirir gibi devleştirdin kalbimi, dev sevdalar ancak dev yüreklerde yaşar diye.
Mis kokan saçlarını henüz koklayamasam da biliyorum ki bir demet gülden daha ıtırlı, bir demet lâleden daha güzel. Sümbüller kaçışır bir yerlere utançlarından, menekşeler kıskançlıklarından intihar etmek isterler, papatyalar senin yanında acuze bir falcı gibi kalıyor. Bütün çiçek bahçeleri tarumar olur sen istesen de istemesen de. Güzelliğin dillere destan, destanlara mevzu… Ne Mecnun, ne Ferhat, ne Kerem, ne Kamber, ne Tahir… hepsi de birer yalancı, dedim ya destanlarda kaldılar, yalnızca efsanelerde anıldılar. Efsaneler ölmez ama efsaneleri olanlar ölenlerdir, benimse aşkım hiç ölmeyecek, sevgilim.

Bezm-i Elestte sevdim, ey sevgili seni ben

Her attığım bakışımda sen varsın, yapraklarda, ağaçlarda, kuşların süzülüşlerinde, böceklerin ötüşlerinde, hatta gece vakti kurbağaların serenatta bulunmalarında bile. Gecemsin, gündüzümsün, yıldızım, bulutum. Sevgisiz yürekler bir et parçasından ibaret, ona haysiyet kazandıran aşkmış, anladım.
Bir harabeydi gönül, önceleri…

17.3.06

Yalnız Geceler

Yalnızlığın şarkısı çalınırken her gece,
Güneş asılı kalır sırmalı kuşağımda...
Gözde baygın bakışlar, dîlde manasız hece,
Can çekişir o vakit “aşk” denen kuş, ağımda...

Bin bir türlü fikirler beynimde cirit atar,
At koşturur sözcükler ellerinde mızrakla...
Her kılıç darbesiyle sürer gider ataklar,
Kurtulursam bin şükür birkaç küçük sıyrıkla...

Gönlüm daralır, eğer yıldızları görmezsem
Ve yüzüme gülmezse ezelî sevgilim ay...
Yelkovan sarhoş olur her gece, akrep sersem;
Sallanır durur zaman gökle çekerken halay...

Ezik Çilek

Kasvet

Fersiz kalan gözlerim ışığınla uyandı,
Yandı, mercek altına tutulmuş kağıt gibi.
Vakit tandı ve tanın öleyazdığı andı,
Solgun güllerin ye'se dolanmış ümidiyle
Fersiz kalan gözlerim ışığınla uyandı...

Ezberimde saçların, hatırımda ellerin,
Gülüşün, yürüyüşün, duruşun, ağlayışın...
Nisyan kabrine gömdüm ömrümü, fakat niçin
Unutmak mümkün değil, ah, vefasızlığını?
Ezberimde saçların, hatırımda ellerin...

Resmin, gönül aynamda buğulanmış bir nefes,
"Hu" diyerek üfledim, gittikçe buğulandı.
Asırlar ordusuna yalınkılıç dalan ses,
Sessizce yankılandı ve sessizce dağıldı:
Resmin, gönül aynamda buğulanmış bir nefes.

Darmadağınım, parça parçayım firkatinle;
Bir yarım sende kaldı, bir yarım yine sende...
Ferhat'ın, can verdiği dağ ardında Şirin'le
Vuslatını bekliyor yarım yarım bedenim.
Darmadağınım, parça parçayım firkatinle.

Aşka doymuş insanlar, tıkanıncaya kadar...
Gözler doymamış fakat, kalplerini yemişler;
Damaklarındaki allık işte bu yüzdendir, yâr,
Bundandır derviş kalbi aç gezer. Bu yüzden ki
Aşka doymuş insanlar, tıkanıncaya kadar...

***

Terk edilmiş bir şehrin arzına yağan yağmur,
Islatsın kirpiğimi, gözlerim yorulmasın.
Yağmur ve yalnızlığın yoğurduğu bu çamur,
Göz dikmese yasağa, yoldaşı olamazdı
Terk edilmiş bir şehrin arzına yağan yağmur.

O zamandan beridir biz yasak çocukları,
Biz, sevdiğimiz için cennetten kovulmuşuz,
"Ateşle bir" demişti aşkımın tanıkları.
Ateşle bir olmuştu iblis, ve yanıyoruz
O zamandan beridir biz yasak çocukları...

Kır da gitsin, savrulsun yüreğim ilden ile.
Ölüm meleğimsin sen, azrailim, bir tanem,
Fırat'tan tâ Dicle'ye, Tuna'dan yorgun Nil'e,
Sam yelinin önüne kat, at çöllere,
Kır da gitsin, savrulsun yüreğim ilden ile.

Evhamlarla başbaşa kaldık biz, diz dize,
Cinler oynuyor sanki etrafımda koşarak,
Çizgi üstüne çizgi... Alnımı çize çize
Bir mapusun zamanı eskiten takviminde
Evhamlarla başbaşa kaldık biz, diz dize...

Ruhsuz kaldım, ruhumu işgal etti sevdalar,
Esir oldum, hürriyet artık ne kadar uzak?
Mazim istikbalimi bilmem neden oyalar,
Neden koşar ardından şimdiki zamanımın;
Ruhsuz kaldım, ruhumu işgal etti sevdalar.

Ezik Çilek

Ne Gelir Elden?

-Çanakkale'nin Şehit Aslanlarına-

Harp çıkınca düştüm gurbet illere,
Bıraktım ardımda yâri ellere,
Yükleyip sızımı ince tellere
Çağlasam da artık ne gelir elden?

Düşünmezdim sıladayken ölümü,
Hep hayal ederdim gonca gülümü.
Geçti... Hâr-ı sevdâ ile gönlümü
Dağlasam da artık ne gelir elden?

Gurbetin derdi çok, hep başka başka,
Anamdan doğmamış olsaydım keşke...
Önümde uzanan yolları aşka
Bağlasam da artık ne gelir elden?

Aşıktım, çektiğim çilenin haddi yok,
Ayrılık yakıyor, ateşten bir ok...
Görüp de halimi teskin eden çok,
Ağlasam da artık ne gelir elden?

Ezik Çilek

İsyan

Kaderden bana düşen umman gibi gözyaşı,
Gecelerin kahırlı koynunda ağlamakmış.
Izdırabıma hüzün katan yârin bakışı,
Her vakit gönlümü kafese bağlamakmış.

Hasret aşk lügatinde en baştaki kelime,
Vuslatın tarifi yok, saadetin adı yok...
Heyhât, âh etmek yersiz, kilit vurdum dilime,
Yüreğimden boşalan feryâtların tadı yok.

Gün benim haricimde vücut bulmakta, felek,
Geceyi bana yoldaş kılan sen değil misin?
Güneş her doğduğunda güller solmakta, felek,
Bırak bârî bülbüller karşında eğilmesin!

Ezik Çilek

Bir İşin Olmaz

Nefsini sabırla yolduğun zaman,
Vahdet feyzi ile dolduğun zaman,
Fena Fillah’ta yok olduğun zaman,
Cem'iyyetten Nûn'la bir işin olmaz…

Kuru ekmek imiş arif azığı,
Mürşide bağlanmak zevkin büyüğü…
Gönül deryasına giden kayığı
Bulsan şu cihânla bir işin olmaz…

Cehennem kâfirin, cennet mü’minin,
Bırak kim nereye giderse gitsin,
Bahtiyârsın eğer görsen cemâlin’,
O demde mekânla bir işin olmaz…

Ezik Çilek

Bu Sabah

Sabahları pür-telâş olurum, bilirsin. Otobüs sık değil artık. Hem de oldukça seyrek.
Neden mi? Taşındık ya, sana söylemedim mi? Özür dilerim. Nereye mi? Avcılar'a, Firuzköy'ün bir mahallesine. Adı 'Yeşilkent'. Halbuki ne yeşil, ne kent. Akşamları iş dönüşünde yokuş aşağı yürürken İstanbul'un taşrasını görüyorum uzaktan uzaktan, taşrası bile bir başka güzelmiş, geç anladım. Ben taşranın da taşrasındayım. Neyse, konuyu dağıtmayalım.
Bir kaçırdın mı 07.10 otobüsünü, 08.00'e talim edeceksin demektir. İşin ucunda aktarma hesabı var, bir de hızlı gitme. Minibüsler aynı yolu yüzde elli daha yavaş gidiyor.
Adetim olduğu üzere bu sabah da geç kaldım. Bir tek 97-98'de geç kalmazdım okula, hep aynı metroya binebilmek için senin sürekli olarak binmiş olduğun ikinci vagonun ikinci kapısından. Nedenini sonra anladım, çıkış merdivenlerinin tam karşısındaymış meğer. Bu apayrı bir macera, apayrı bir bahis.
Çamurlara bata çıka durağa otobüs hareket etmeden yetiştim. Genellikle aynı yere otururum. Yine öyle yaptım, en arka sıranın sol köşesi. Genelde uyurdum ama nedense uykum gelmemişti. Ben de kitap okumaya daldım: Cemil Meriç'in Jurnal'i. 1966-83 yıllarını kapsayan II. Cildi. Bir süre sonra dikkatim dağılmaya başladı. Kitabı kapayıp, okumayı bıraktım. Etrafı seyretmeye başladım, kâh dışarıyı ve kâh içeriyi. Genelde öğrenciler vardı içeride. Demek öğrenci otobüsü diye isimlendirilen otobüs, bu!
Önce dışarıya bir göz attım: İşe geç kalmamak için koşturan yaşlısıyla, genciyle, kadınıyla, erkeğiyle bir sürü insan... Öğrenciler, veliler, nadir de olsa takı elbise giymiş olanlar, spor giyinenler, başı açıklar, başı kapalılar, dekolte delileri, çarşaflılar, çantalılar, çantasızlar... Arabaya binenler, arabadan inenler, telefonla konuşanlar, yalnızlar, kalabalıklar... Uykulu gözler, çapaklı kirpikler... Öğrenciler hariç ellerinde kitap olan hiç kimse görmedim. Onlarınkiler de ders kitabıdır muhtemelen.
Sonra içeriye çevirdim bakışlarımı: Birkaç genç dikkatimi çekti; üçü kız, biri erkek dört kişi. Erkek biraz pısırık bir tipe benziyordu. Kızların sınıf arkadaşı herhalde ama nereden bindim bunlarla aynı arabaya der gibiydi, sıkıntılı, kırılgan. Elinde Aziz Nesin. Hangi kitabı bilmiyorum; Aziz Nesin ismi dikkat çekiciydi, başlık biraz daha ufaraktı. Biri kaşar mı kaşar bir kız, kendini çevresine beğendirmek isteyen bir hali var. Saçları ne kumral, ne sarı, ortası bir şey... Gözlerinin rengini seçemedim. Gülüşü yapmacık, gözleri etrafta birilerini kolaçan ediyor. Ya hoşlandığı birini aramakta, ya da gözüne birini kestirecek. Saçlarını ellerini kullanmadan, başını sallayarak arkaya atıyor. Herhalde daha seksi olduğunu düşünmekte. Seksi miydi değil miydi bilmiyorum, ama dikkat çekmekte muvaffak olduğu muhakkak. Birinin sırtı dönüktü bana. Yüzünü hiç göremedim. Fakat sohbete pek fazla katılmıyormuş gibiydi. Ya da bana öyle geldi. Biri daha var. Saçları düz, siyah. Omuzlarına bile değmiyor. Gözleri maviydi galiba. Güzel. Çok güzel değil ama güzel. Konuşmasında bir gariplik var. Sanki bir harfi söyleyemiyor, söylüyor da telaffuz ederken bir gariplik var. Dudakları toplanıyor, ama "ü" gibi değil, bir başka türlü. Neyse, anlatamadım. Ona ya da onun gibi konuşması olan bir başkasına rastladığımda yazarım. Sürekli gülüyor. Güldüğünde çok sevimli oluyor. O gülerken benim de yüzümde bir tebessümün belirdiğini fark ettim. Utandım kendimden ve nefsime kızdım. İhanet mi ediyorum diye düşündüm sevgimize ya da sevgime bunca yıldan sonra.
Hayır, bir tanem, hayır… Dişi bir kuşa bile açmadım evimin penceresini, dişi bir sinek bile kondurmadım tenime. Fakat sen? Kim bilir kimlerlesin, kimlerleydin, kimlerle olacaksın? Ben kendimden eminim, sen de emin ol. Önce bana, sonra kendine. Hem merak etme, benim sevgim ikimize de yeter.

16.3.06

Al, Gönlüm Senindir, Ne Yaparsan Yap!

"Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver anları
Bana seni gerek seni !"
Hayat gibi aşkın da çetin bir imtihan. Bu zorlu sınavı geçmek her babayiğidin, daha doğrusu her aşığın harcı değil. Zaten herkes de aşık değil. Her aşık olan da bir Mecnun, bir Ferhat, bir Kerem, bir Kamber olamaz. Mecnun ben olamaz, Ferhat ben olamaz. Leyla sen olamaz, Şirin sen olamaz. Aslı'nın güzelliğinin aslı yoktur, sahteleşir indinde, Arzu ucubeleşir, çirkinleşir.
"O ağaca yaklaşmayın" demişti Rabbim, Adem karşı geldi bu emre, sevdasından. Cennet bahçesinden kovulmayı, dünyaya sürgün edilmeyi kabul etmiş oldu. Ve... Ayrı kaldı yıllarca Havva'sından. Havva'm! Bilseydi araya gurbetin gireceğini, tadar mıydı memnu meyveyi Adem? Belki.
Gönlümü eşiğine bırakmıştım, ne yaptın? İster paspas yap, ister bir köşeye kaldır ya da fırlat. Ama yeter ki bas, dokun. Seni görsün yeter. Sensizlikle sınama, sınavının neticesini göremeden ölür, dayanamaz.
Şimşekler yağdır üstüne istersen, yıldırımlara tut, ayağına taş bağlayıp derin okyanuslara sal, bir uçurumun kenarından bırak dipsiz karanlıklara. Ama bir kez olsun dokun, boğmak için bile olsa.
Al, gönlüm senindir, senin için atar, ismini sayıklar ve ancak böylece yaşar.
Al, gönlüm senindir, ne yaparsan yap!

15.3.06

Yalnızız Geceleri...

Sokak lâmbasının feryadı camda,
İzbe odamda ben tek başınayım.
Hasret de hicran da kader de gam da…
Hepsinin ezelden tek ahbabıyım.
Sokak lambasının feryadı camda…

Ağlaşırız şafak sökene kadar,
Eğleşiriz derdi dökene kadar…

Bütün yalnızların tek dostu gece,
Gece, âşıkların siyah kubbesi…
Yersiz yurtsuzların yün postu gece,
Gece, garîplerin çelik kafesi…
Bütün yalnızların tek dostu gece!

Anlaşırız güneş doğana kadar,
İnleşiriz derdi boğana kadar…

Hayatım, Güzelim, Sevdiğim, Canım!

Hayatım!
Dün gece yine uykuyla boğuştum, gözüme girmek istiyor, bense seni düşünmek istiyorum sürekli. Gece gündüz. Ayrılık ateşiyle kavrulan yüreğimin uykuya değil, sana ihtiyacı var. Bu daha ne kadar sürecek böyle, bilmiyorum. Nereye baksam seni tahayyül ediyorum, zihnimde beliren letafetin bütün dünyaya mana kazandırmış. Anlamsızlıktan kurtarmış, hiçlikten. Bir tebessüm kadar sıcak güneş, bir pamuk kadar yumuşak bulutlar, gök bir umut kadar mavi... Denizler senin aşkınla coşkun, geceler senden ayrı kaldığı için siyah, dağlar ümitlerini kestiği için ölü, taştan. Hava bir başka temiz seninle, bütün nimetler bir başka tatlı.
Güzelim!
Bestelenmemiş şarkımsın, söylenmemiş türküm, en acılı ağıtımsın, en yüce destanım. Gözyaşlarım sensiz akıyor, kıskanmıyor musun? Istırabımın sonu olmayacak mı, yoksa? İstersen bir ömür cehennemi yaşarım, dikenli yollarda yalınayak gezerim, dipsiz kuyularda parçalarım bedenimi. Nadim de olmam merak etme, yeter ki bir söz söyle. Gözlerine bir yabancının gölgesi değerse kudururum hasedimden. Benim sensiz bir rüyam yok, senin varsa unut hepsini, yo et hafızandan. Rüyam! Feryatlarım asumanı deldi de sana ulaşmadı mı hâlâ? Kirpiklerimde ıslatıp, dudaklarımda kuruttuğum gözyaşım!
Sevdiğim!
Bir kelebek gibi heyecanlı yüreğim, vuslat arzusuyla kanat çırpıyor başıboş. Tek çiçeğim sensin. Seni arıyor köy köy, şehir şehir, diyar diyar. Şu bir günlük ömründe seni göremeden ölmesi... Ne büyük acı, ne elîm bir hadise. Günahım seni sevmekse eğer, gururluyum bu günahı işlemekten. Bin yıl yanmaya razıyım alevler içinde. İsterse bütün dünya suratıma tükürsün, gam değil, yine de sevmekten tövbe etmem. Derimi yüzsünler isterlerse.
Canım!

14.3.06

Birkaç Muamma

1. "Kurûn-i Vüstâ Çağı" iki eksikse eğer,
Bize devr-i güherdir, gâvura devr-i keder...

2. İki beş, iki dokuz, iki altı devreder,
Yüzbaşı olmuş sekiz, bilene selam eder.

Yarın'ım...

Güneş yine battı, yine karanlıklara hapsoldu dünya, benim gibi, kalbim gibi... Birkaç seneden beri doğacaksın diye bekliyorum, doğmayacak mısın? Ya güneş de tekrar göstermezse şafakta sıcak yüzünü? Sen olmadıktan sonra, sen doğmadıktan sonra güneş bir daha ortalarda görünmese de olur. Her şeye alışıyor da insan, sensizliğe aslâ! Kuyruğunu kaptırmış bir it gibi dolanıyorum ortalıkta; sessiz, uyuz, korkak, pısırık. Artık dünyadan hiçbir beklentim yok, kendim için yaşamıyorum, seni düşünebilmek için çekiyorum havayı içime. Senin verdiğin nefes nasıl olsa. Kuytu bir köşeye çekilip, ömrüm nihayete erinceye dek seninle beraber olamak isterdim. Seninle, yani hayalinle. Deniz mavisi gözlerin, simsiyah örgülü saçların, bembeyaz tenin... Her şey bir kelimeye bakıyordu aslında, eşeklik benim. Bir davetkâr bakışa çok arzu ettiği halde cevap vermemek herhalde sadece bana has bir ahmaklıktı. Hayatım boyunca çekeceğim belki tek vicdan azabım, bu. Yüreğimi yakmanı istiyorum, kavurmanı. Belki ancak o zaman bu azaba dayanabilirim. Alegorik aşkın şahikalarında dolaşıyorum. Şimdi benden habersizce yaşamaktasın bir köşelerde. Böylece tutuştuğumu bilmiyorsun. Nereden bileceksin ki? Ah, şu aptallığım!
Güneş yine doğdu işte, fakat hâlâ sen yoksun. Demek ki cefam çok daha, çekeceğim çile çok. Senin için ölürüm ben, bir de yüzünü bir kez daha görebilsem. Belki yine tek kelime edemem karşında heyecandan, ama... Olsun, yine de bir defacık duyabilsem sesini. Gülüşünü özledim, yürüyüşünü özledim, bakışlarını özledim. Seninle aynı sınıfta geçirdiğim bir yılın her karesini, denizden çıkarılmış bir inci tanesi gibi saklıyorum hafızamda. Yaşamım deniz, senin olduğun vakitler incilerim. Yıldırım gibi çarpan aşkın öldürmedi beni, yolumu aydınlattı. Sevdiğim, dünüm, bugünüm, yarınım, Yarın'ım...

11.3.06

Nakş-i Rûy-i Mâ...

Nakş-i rûy-i mâ...
Su yüzüne nakış işlemek, ebrû. Renkleri kitre ya da deniz kadayıfı ile kıvam kazandırılmış suyun nazik bünyesinde yüzdürmek, biz ve tarak ile şekillendirmek, emici özelliği bulunan yani farklı olanı tahammül edebilen bir kağıt ile vuslatını sağlamaktır, doğduğu yerden ayırıp. Suyu hasrete gark etmektir. Su yüzüne nakış işlemek, ebrû.
Sabır işi, ebrû. Önce sabrın acı meyvesini tatmak, kötü kokan öde alışmak, kötü ile aynı ortamda bulunabilmek, katlanmaza katlanmak, yapılmazı yapmaktır. Kısacık zaman içine sığan binlerce saniye, binlerce dakika gibi olur başlarken. O kısacık zaman daha da kısa bir zaman gibi görünür bittiğinde nakış, rüzgar gibi geçmiştir. Bir çiçek yaparken merhaleleri atlamak gerekmektedir. Yanlış bir dokunuş, telafi edilmez neticelere gebedir ve tekrar başlamak gerekir. Sabır işidir, ebrû.
Tevekkül işidir, ebrû. Vahdetin bir işareti vardır ebrûda, bir kere yapılabilmesinden ötürü... Geleneksel olarak kullanılan toprak boyaları suya attığınızda, elden gelen yapıldıktan sonra büyük bir merakla ve hararetle beklenilen su üstüne düşmüş bulutların şekli evvelden çözümü olmayan 'çok bilinmeyenli bir denklem'dir. Onun için yalvarıştır ve yakarıştır bilinmezi bilene, duâdır ve niyâzdır "Âlim'ül-Gayb"a... Tevekkül işidir, ebrû.
Bir gönül işidir, ebrû. Gözden kalbe giden yolun esrarında gizli bir hazinedir, zihni temizler ebrunun suyu renk cümbüşünü yanına alarak, alev kırmızısıyla, yaprak yeşiliyle, gök mavisiyle,
köpük neftiyle, is karasıyla, lahor laciverdiyle, bulut beyazıyla, hüzün sarısıyla, parlament mavisiyle bambaşka ve çeşit çeşit duygular hissettirir, renk renk ilhamlara sürükler gönülleri... Bir gönül işidir, ebrû.

10.3.06

Merhaba

Merhaba! Uzun zamandan beri gerçekleştirmeyi düşündüğüm bir hayal, bir blog sayesinde halloldu. Ben bir web tasarımcısı ya da programcı değilim, belki hayatımda birkaç defa lazım olacak şeylerle çok fazla vakit harcamak istemiyorum. Buna kolaycılığa kaçmak da denilebilir. Ama, işte, birkaç adımda kendime ait sıcak bir köşe buldum, yetmez mi?
Sizlerle istediğiniz zaman, istediğiniz şekilde, istediğim fikirlerimi paylaşmayı arzu ettim. Sizlerle, yani aslında aynadaki ben ile...
Bir nevi günlük, deneme, sohbet şeklinde olsun istedim. Bu da benim jurnalim...