Blog Kardeşliği

Bir Teşekkür...

Sadece ve sadece yüreğimin sesini dinlediğim ve bunu sizlere aktarmaya çalıştığım naciz blogumu teşrif ettiğiniz için teşekkürlerimi arzetmeyi üzerime bir vazife bilirim. Var olun!

28.4.06

Sensizlikte Sesleniş

Sanki serin suları sevda sızısı sarmış
Sümbül susayıp suya sessiz sessiz sararmış.

Sarmaşık saçlarını Suna’m serap sanır,
Semanın sinesinden sazlıklara sığınır.

Sene saatte, saat saniyede sendeler;
Savurma saçlarını, seni seyretmekteler…

Sekinde sabahladım sekiz sene sinerek,
Seheri selamlarken sahilde sandal, sinek…

Sitemimle sarsılır sonsuzluğun sesleri,
Sallanır sülüslü, siyah sayfaların süsleri.

Söğütler sebillere, selvi sükûta susuz,
Sensizlik sapağında sokaklar sana susuz…

Ezik Çilek

26.4.06

Ansın Gönül

Bir kaldırım taşının yıpranmış vücûdunda
Sararmış yaprak gibi solgun uyansın gönül!
Suya hasret dudağın o yakıcı od’unda
Bırak, kor alevlerle birlikte yansın gönül!

Sahrâya atılmıştı Mecnûn ile berâber,
Gezdiler leyl ü nehâr senin için derbeder.
Zannetme ki diz dize oturup âh edeler,
Dokunma ki her vakit tek seni ansın gönül!

Ferhat’ın kazmasıydı, dağları deler iken…
Her vuruşunda taşa pervâsızca inlerken
Hiç yüz vermedin mâdem -elleme vakit erken-
Acıyla hem-hâl olup aşka dayansın gönül!

Ezik Çilek

22.4.06

Karadenizli Olanlar El Kaldırsın!

Nevin Hoca’yı bilirsin değil mi? Coğrafya hocası… Çok severdi beni. Titizlik tarifinin yetersiz kaldığı bir temizlik anlayışı vardı. Kapının kolunu mendille tutar, tahta kalemini mendille kullanır, hiçbir şeye doğru dürüst elini sürmediği gibi, yaramaz bir öğrenciye şamar atacağı zaman da mendil ya da kendisinin olması şartıyla bir kitap yahut defter ile vururdu. Acayip komik duruma düşüyordu. “Hijyen Nevin” diye adı çıkmıştı ki bu adı takmalarının sebebi asında şahsının tutmaya iğrendiği şeyleri öğrencilerine tutturması. Neyse… Hatırlıyor musun, bir keresinde Karadeniz Bölgesi’nin Doğu Bölümü’nü işliyorken, “Karadenizli olanlar el kaldırsın!” demişti. İster istemez gözlerim hemen sana doğru yöneldi. El kaldırmadın, ben de kaldırmadım. Nereliydin acaba? Akdenizli sıcaklı vardı sende herhalde, gönlümün hararetlenmesinin sebebi başka ne olabilir ki?
Bana döndü Nevin Hoca:
- “Ezik, sen nerelisin?”
- “Fark etmez hocam!
- “Anlamadım, nasıl fark etmez!”
- “Karadenizliyim de…”
- “Eee…”
- “Bölücülük yapmayalım diye söylemedim.”
- “...!?”
- “Batı Karadenizliyim de ben, el kaldırmasını istediğiniz kişiler Doğu Karadenizli olanlar değil miydi?”
- “Tamam, tamam, otur yerine!”
Bir anda gözden düştüm. Pencere kenarındaki en arka sıradan sol tarafımdaki kapı tarafına doğru, yani sana değdirdim göz uçlarımı… Yüzündeki gülümsemen niyeydi? Ahmaklığıma mı, -kendimce- senin için düştüğüm duruma mı? Bana bu soru hâlâ muammâ…
Sahi, nerelisin sen?

Ezik Çilek

Devran

Çocukluğum
Masmavi gökler benim, ak bulutlar benimdi,
Yer ve deniz mi dersin, upuzun sokaklar mı?
Sevinç, üzüntü benim, boş ümitler benimdi,
O saf çocukluğumu kaybettim, gören var mı?

Gençliğim
Bu çağım hep ilklerin, ilklerimin çağıydı,
İlk aşkım, ilk sigaram, ilk kaçış, ilk varışım…
Her ânım, her saniyem sanki sevdâ çığıydı;
Bu zamana rastladı hep tozpembe bakışım.


Orta Yaşlarım

Ömür, gerçekleşmeyen umutların mezarı,
Kırk küsur sene geçti ancak anlayabildim.
Aklı alıyor demek kaderimin yazarı,
Ben eskiden böyle saf, izanı kıt değildim.

İhtiyarlığım
Hâlet-i ruhiyemle sanki çocuk gibiyim,
Öyle bir oynamış ki kahpe hayat benimle.
Bir köşeye atılmış, eski gocuk gibiyim;
Bu ağarmış saçımla, şu buruşuk tenimle…

Ezik Çilek

21.4.06

Paradoks

Âh’ımı duyurmadan biterse eğer ömrüm,
Elif ile hemzeyle nefesimle yükselen
Gönlümden çıkan sıcak buğularım ile ben
Göğe kadar çıkarım, ak bir bulut olurum.
Nerede olsan seni bulurum ve istersen
Hep peşinden gelirim sen nereye gidersen.

Senin gülmediğini görsem ben de gülemem,
Karanlığa bürünür ak suratım, ağlarım…
Küserim yeryüzüne, yağmur olup yağarım,
Kusarım içimdeki sıkıntıyı… Bilemem
Faydası olacak mı? Dinmez hıçkırıklarım,
Fırtına atım olur, şimşekler kor oklarım

Ağlamak rahatlatır bu bîçâre bulutu,
Ancak böyle düşerim saçlarına ben senin,
Elini öpüp, yaşı olurum gözlerinin.
Beni kendine çeker toprağının vücûdu,
Yere inerim hayat veririm senin için,
Tekrar göğe çıkarım içinde nefesinin.

Ezik Çilek

Vasiyet

Gülyüzlüm öldüğüm gün aklın bende kalmasın!
Sil o gözyaşlarını yüzün bâri solmasın!

Kilit vur yüreğine azıcık hatrım varsa,
Göm benimle mezara kimsecikler çalmasın!

Ben bakamasam da sen kapat kirpiklerini,
O deryâ gözlerine bir yabancı dalmasın!

Uzatma ellerini üstümdeki toprağa,
Elini görüp biri ellerine almasın!

Saçlarını rüzgâra karşı savurma sakın!
Sakın bir telin bile başkasının olmasın!

Ezik Çilek

19.4.06

Sahilde

Bir sahil kıyısında bırakmıştın sen beni,
Ben hâlâ bıraktığın kayanın üstündeyim.
Denizin üzerinde masmavi gözlerini
Bembeyaz martılarla birlik seyretmekteyim.

Nice lodosa karşı açmıştım şu bağrımı,
Dayanamaz yüreğim şimdi bir meltem esse…
Bir taş sektirir gibi seni, ilk göz ağrımı,
Sulara gömeceğim, bulamasın hiç kimse…

18.4.06

Lâl'e


Bugün hava güzel, bizim şirketin bahçesindeki lâleleri çekmek istedim sana. İki yüz küsur fotoğraf içinde seni anlatabilen yoktu. Lâle ne kadar güzel olursa olsun, sana benzeyemiyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu güzel şehrin dört bir tarafına 22 türde 3 milyon lâle ekmiş, "İstanbul, Lalesi'ne Kavuşuyor" cümlesine benzer bir slogan kullanmışlar. Görüyorsun ya, bir beton yığını hâline gelen ve metropol iyice soğuk bir imaja bürünen şu "kent" bile özlediğine, sevdiğine kavuşuyor. O'nun bile hasreti sona eriyor, belki bütün kederleri sona erecek. Evet, elbette ki başka sorunları da olacak; su gibi, hava kirliliği gibi, çevre sorunu gibi, trafik keşmekeşi gibi, 'yol'suzluk gibi, vs... Ama hiçbiri artık onu kederlendirmeyecek, hiçbiri en ufak bir inkıraza, inkisara yol açmayacak. İntizarı nihayet bulacak. Nereden mi biliyorum? Kendimden.
Söz İstanbul'dan ve Lale'de açılmışken sana onlara (yani birlikteliklerine) dair bildiklerimi yazmak isterdim; bir zamanlar lâlenin vatanının Dersaadet olduğunu, Lalelerin, Selçuklularla Asya'dan Anadolu'ya, Osmanlılarla İstanbul'a taşındığını, fethedilen topraklara da dikilen lalelerin görüldüğü yerde Türk medeniyetinin simgesi olduğunu, 3 bini aşkın Osmanlı fermanı bu figürle başladığını, kimi zamanlar bir lâle tohumunun fiyatının bin altına kadar çıktığını, bin beş yüzü aşkın lâle çeşidi bulunduğunu, Hollanda'da şimdi ise melezleme yoluyla beş bin beş yüz çeşit olduğunu, Lâle devri isminin Köprülü tarafından verildiğini, vs. En azından maalesef ki şimdi yabancı isimle anılan ve daha çok renklerini belirten türlerin isimlerini saymakla yetineyim: Cassini (kırmızı), golden apedoom (sarı), inzell (eflatun), grander (tam kırmızı), orange cassini (portakal), blood (açık kırmızı), negrita (beyaz kırmızı), whilet marvel (tam beyaz), Barcelona (beyaz kırmızı), ille de france (kırmızı), rosario (kırmızı), frand (sarı kırmızı), Nellis (eflatun)... Sana hangisiyle hitap edeyim, bilmiyorum. Negrita'm!
Bahçede resim çektim demiştim, sana hâlimi en güzel tasvîr edeni gönderiyorum. Affet!

15.4.06

Yaz

Gittiğinden beri yazmadın mektup,
Bir kağıt alıp da bir kalem tutup.
Benim neler çektiğimi unutup;
Hasreti yaz, gurbeti yaz, hüznü yaz.

Kaç kalem eskittim kağıt üstünde,
Kaç asır eskittim? Gittiğin günde
Zamanı kaybettim, sen bulduğunda
Yılları yaz, ayları yaz, günü yaz.

Mazinin kucağı öyle sıcak ki,
Kalbe söz geçiren yegâne etki.
Takip et ömrünü, sen takip et ki;
Yarını yaz, bugünü yaz, dünü yaz.

Ezik Çilek

14.4.06

Haydi Abbas Doldur Kadehimi

-Cahit Sıtkı'ya hürmetlerle-

Haydi Abbas, doldur kadehimi,
Bari sen anla şu hâlimi;

Aşktan yana ızdırâbım var.
Yanından başka her yer gönlüme dar
Geliyor.
Bir tek bu Câm-ı Cem dermânım oluyor.
Doldur bir tane daha, haydi!
Sahi, Cahit'in derdi neydi?
Vakit tamam olunca,
Güneş kızarıp akşam olunca,
Kurdun mu çilingir sofrasını
Sürdü mü ağaç altı havuz sefâsını?
Getirdin mi sevgilisini Beşiktaş'tan,
Gençliğini yaşadı mı yeni baştan?
Abbas, bakma öyle, susma öyle, durma öyle;
Kıyamete kadar da olsa gel, beni dinle
Haydi, haydi, bir kadeh daha,
Daha çok vakit var çilekeş sabâha.
Aya falan haber salma sakın,
Bu gececik olsun çıkmasın;
Gece manasına kavuşmalı,
Bu gece gönlüm karanlıkta dolaşmalı!
Muhabbet deryâsında sallansın gönlüm,
Gelmesin hatrımıza ne bir acı ne de ölüm.
Ben aslında içmezdim bu geceden evvel,
Ne çâre ki beni buldu aşk denen ecel.
İlk yudumda dinse bütün acılarım,
Dursa artık kalbimdeki sancılarım.

Haydi Abbas, doldur kadehimi,
Bari sen anla şu hâlimi.

Ezik Çilek

13.4.06

Baharda Ölüm

Yatağımdan kalkamazsam
Güzel bir bahar sabahı,
Damlamasın gözünden tek bir yaş bile,
Bırak, bırak giyme sakın siyahı!

Güneş bensiz de doğar ufuklarda,
Kuşlar ben olmadan da cıvıldar.
Bu beton şehrin elbet bir tepesinde
-Belki sevdiğin- çiçekler açar.

Deniz hâla mavi,
Merak etme, ağaçlar hâlâ yeşil...
Olur da sesimi duymak istersen
Sıkılma, gel, toprağıma eğil!

Ne çıkar artık sana şiirler yazmasam,
Duyulmasa ne çıkar şiirlerimin âhı,
Yatağımdan kalkamasam
Güzel bir bahar sabahı?

Ezik Çilek

Irmak

Bir ırmak akıyordu eskiden buralarda,
Şimdi kurumuş, yutmuş toprak koca ırmağı.
O ırmak ki yoldaşım olmuştu sevdalarda,
O ırmak ki denize götürürdü şu dağı...

Şimdi dağda matem var başında dumanıyla,
Kuşlar cıvıltısını kesmiş, susmaktalar hep.
İki damla yaş düşse gözümden hicranıyla,
O ırmak dirilir mi, tekrar akar mı acep?

Ezik Çilek

11.4.06

Hasretim

(Simetri Denemesi)
Yüzüne hasret kaldım hüzünlü gecelerde,
Hasret kaldım sana ben sevdaları anarken,
Hüzünlü sevdaları okurken hecelerde…
Gecelerde anarken, hecelerde kayboldum.

Ezik Çilek

8.4.06

O Bakışın

Bir cesedim, vücûdum sade kemik yığını
O bakışın gönlüme takıldığından beri.
Anladım bir bakışın nasıl da yaktığını
O bakışın gönlüme takıldığından beri.

Artık, gündüzler nasıl gece olurmuş, bildim,
Nasıl erirmiş karlar sıcağı gördüğünde.
Aşk, insanı ansızın nasıl bulurmuş, bildim,
O bakışın gönlüme takıldığından beri.

Ezik Çilek

Kırık Camlı Aynayım

Boş bir odasında boş bir konağın,
Unutulmuş, kırık camlı aynayım.
Karşı pencereden görünen dağın
Bendeki aksiyle avunmaktayım.

O dağın ardından doğacak güneş,
Biliyorum bir gün biri gelecek.
Biri, ister mesûd olsun ister çilekeş,
Gelecek ve kırık camı silecek.

Bir kerecik geçip dursa önümde,
Camımı silecek olan o "biri",
Zararı yok, o en mutlu günümde
Kırsın parçalasın öptürüp yeri.

Ezik Çilek

7.4.06

Buhran

Anî oldu gidişin; kaçar gibi yangından,
Ruhuma bir şiddetli tekme vurdu ayrılık.
Yağmurdan, fırtınadan, kasırgadan, tufandan
Kaçar gibi gölgeme sığınıyorum artık.

Her saniyemde, sensiz anların uğultusu,
Gurbeti yaşıyorum yığınların içinde.
Yalnız anlarımdaki kalabalık korkusu;
Allah’ın hem azâbı hem ikrâmı: yalnızlık…

Karanlığa gömülü küf kokan hatıralar…
Can düşmanım aynalar, resimler can yoldaşım.
Önümde uçurum var, arkamda canavarlar;
Dünyâ benim için baştan sona mezarlık.

Şu kitaplarım bile darılmış, kitaplarım…
Kalemim dans etmiyor kâğıtların üstünde.
Rafların nefret dolu bakışında ben varım;
Ve kâğıtlar… Yüzleri küskün, yüzleri asık…

Kalemimi kim kırdı? Kim geçirdi boynuma
Sevda kemendini, kim? Çok mu günâh işledim?
Kim soktu yılanları habersizce koynuma?
Kuyu olsa çıkardım, fakat çevrem bataklık!

Ezik Çilek

4.4.06

İlân-ı Hâl

Sana selam göndermek istiyorum kuşlardan,
Beni korkulup sanıp yanıma gelmiyorlar.
Aşkınla yandığımı -en hazîn yanışlardan-,
Yüreğimi avcumda tuttuğumu bilmiyorlar.

Ne keskin bir bıçakmış, ne yırtıcı hançermiş...
Zincirlere vurduğun gönlümde "yâr" yazıyor.
Ne geçmez yaraymış bu, ne tükenmez kedermiş...
Gözümden düşen yaşlar sol göğsüme sızıyor.

Ezik Çilek