Cemil Meriç, yıllar öncesinden ‘istikbale yolladığı bir mektubu’nda şöyle diyordu:
“Zavallı şair... Bülbül hamûş, havz tehî, gülsitan harâb diye inliyordu. Ne bülbül kaldı, ne havz.
Toplum zıvanadan çıkmış. Cinayet cinayeti kovalıyor. Akıl susmuş ve mefhumlar cehennem! Bir raks içinde tepinip duruyor. Sloganlar yönetiyor insanları. İdeolojiler yol gösteren birer harita değil, idrâke giydirilen deli gömlekleri. Aydın dilini yutmuş; namlular konuşuyor. Bir kıyametin arifesinde miyiz acaba? Dünyayı Şeytan mı yönetiyor? Düzeni büyücüler mi bozdu? Bu kördüğümü çözecek İskender nerede?”
***
Beğenilmeyen fikirlerin susturucusu cevap verebilen, taze ve uzun soluklu fikirlerdir, silah değil. Bir fikri ileri süren kişinin vücudunu imha etmek, o fikrin ardından gönüllü yürüyen diğer kişilerin zihinlerine kumanda etme imkânını vermez. Bunun farkına varmayanlar için Türkçenin onca sıfatları arasından bir kelime kullanmak gerekse, “alelâde bir cani”den başka daha müsait bir sözcük bulunabilir mi, bilmiyorum. Alelâde, alçak, aşağılık, vs… ama cani…
Türkiye, abdestin emin olmayan bir kişinin namazdaki hâli gibi tereddüt içerisinde. Buhranlar yaşıyor, krizler içinde çırpınıyor, aklını kaçırıyor.
“Çöküş her medeniyetin önüne geçilmez alınyazısı. Bunun temel sebeplerinden biri şu: Her kültür, insanlığın büyük değerlerinden bir veya birkaçını gerçekleştirir. Yunan medeniyeti ‘güzel’i yaratır; Roma “hukuk”u, Sâmi medeniyetinin katkısı “din”. Çin, ‘faydalı’yı gerçekleştirir. Hind’in insanlığa armağanı ‘hayal’ ile ‘tasavvuf’, Avrupa medeniyetinin ‘ilim’. Meriç’in, “Umrandan Uygarlığa” adlı eserinde kendisinden alıntı yaptığı Danilevsky “Avrupa ve Rusya”sında böyle diyor. Eksik kalan tarafı Osmanlı... Bünyesinde yani Devlet-i ebed-müddetinin bir ucundan diğer ucuna kadar sergileyerek Osmanlının insanlık tarihine hediye ettiği mücessem kavramlardan biri ve belki de birincisi, ‘müsama’hadır.
17 yaşındaki bir genci, eli silahlı bir terminatör yapan çevrenin suçunun bedelini, bütün bir milletin ödemesi mi gerekir? Evet, gerekir. Çünkü o çevre; yalnızca deniz kıyısındaki bir şehir değil, aynı zamanda politikacılarından medyasına, işçisinden memuruna, imamından hahamına kadar, bu topraklar üzerindeki her nefes alıp veren nefsin ve kendini geleceklerimiz olan çocuklarımızın yapacaklarından mesul olduğunun farkından olmayan bir çevredir. Şiddeti, makyavelizmin devlet idaresinde kullandığı mantıktan yola çıkarak sokaklara indiren önderlerin günahı büyük. Devletin ekonomisine zarar veren vergi kaçakçılarının değil, devlete fikirleriyle zarar veremeyecek insanların çarşaf çarşaf listesini vererek, ihanet-i vataniyeyi ağızlarda sakız yaparak, niyet sorgulayarak deli kanlı gençlerin akl-ı selîmlerini yitirerek kendi vicdanlarımızda tamiri mümkün olmayan derin yaralar bırakan bizleriz! Dinin yerini almaya çalışan herhangi bir düşünce sistemi, temelinde dinden daha sağlam bir otokontrol ya da iç disiplin getiremiyorsa, varacağı yegâne nokta ahlâksızlığın götüreceği nokta ile aynıdır. Zira din, her şeyden evvel bir ahlâk nizamıdır.
İnkırazın eşiğinde oyalanmakta olan memleketimizin bu hâli, insanlar için vahy edilmiş bir mükemmelden modern asırda tabiat kanununa geçmek isteyişin neticesidir. Aydınlanma Çağının ilah yerine bilimi oturtma tecrübesinin en katî ve kestirme cevabıdır.