Bu Sabah
Sabahları pür-telâş olurum, bilirsin. Otobüs sık değil artık. Hem de oldukça seyrek.
Neden mi? Taşındık ya, sana söylemedim mi? Özür dilerim. Nereye mi? Avcılar'a, Firuzköy'ün bir mahallesine. Adı 'Yeşilkent'. Halbuki ne yeşil, ne kent. Akşamları iş dönüşünde yokuş aşağı yürürken İstanbul'un taşrasını görüyorum uzaktan uzaktan, taşrası bile bir başka güzelmiş, geç anladım. Ben taşranın da taşrasındayım. Neyse, konuyu dağıtmayalım.
Bir kaçırdın mı 07.10 otobüsünü, 08.00'e talim edeceksin demektir. İşin ucunda aktarma hesabı var, bir de hızlı gitme. Minibüsler aynı yolu yüzde elli daha yavaş gidiyor.
Adetim olduğu üzere bu sabah da geç kaldım. Bir tek 97-98'de geç kalmazdım okula, hep aynı metroya binebilmek için senin sürekli olarak binmiş olduğun ikinci vagonun ikinci kapısından. Nedenini sonra anladım, çıkış merdivenlerinin tam karşısındaymış meğer. Bu apayrı bir macera, apayrı bir bahis.
Çamurlara bata çıka durağa otobüs hareket etmeden yetiştim. Genellikle aynı yere otururum. Yine öyle yaptım, en arka sıranın sol köşesi. Genelde uyurdum ama nedense uykum gelmemişti. Ben de kitap okumaya daldım: Cemil Meriç'in Jurnal'i. 1966-83 yıllarını kapsayan II. Cildi. Bir süre sonra dikkatim dağılmaya başladı. Kitabı kapayıp, okumayı bıraktım. Etrafı seyretmeye başladım, kâh dışarıyı ve kâh içeriyi. Genelde öğrenciler vardı içeride. Demek öğrenci otobüsü diye isimlendirilen otobüs, bu!
Önce dışarıya bir göz attım: İşe geç kalmamak için koşturan yaşlısıyla, genciyle, kadınıyla, erkeğiyle bir sürü insan... Öğrenciler, veliler, nadir de olsa takı elbise giymiş olanlar, spor giyinenler, başı açıklar, başı kapalılar, dekolte delileri, çarşaflılar, çantalılar, çantasızlar... Arabaya binenler, arabadan inenler, telefonla konuşanlar, yalnızlar, kalabalıklar... Uykulu gözler, çapaklı kirpikler... Öğrenciler hariç ellerinde kitap olan hiç kimse görmedim. Onlarınkiler de ders kitabıdır muhtemelen.
Sonra içeriye çevirdim bakışlarımı: Birkaç genç dikkatimi çekti; üçü kız, biri erkek dört kişi. Erkek biraz pısırık bir tipe benziyordu. Kızların sınıf arkadaşı herhalde ama nereden bindim bunlarla aynı arabaya der gibiydi, sıkıntılı, kırılgan. Elinde Aziz Nesin. Hangi kitabı bilmiyorum; Aziz Nesin ismi dikkat çekiciydi, başlık biraz daha ufaraktı. Biri kaşar mı kaşar bir kız, kendini çevresine beğendirmek isteyen bir hali var. Saçları ne kumral, ne sarı, ortası bir şey... Gözlerinin rengini seçemedim. Gülüşü yapmacık, gözleri etrafta birilerini kolaçan ediyor. Ya hoşlandığı birini aramakta, ya da gözüne birini kestirecek. Saçlarını ellerini kullanmadan, başını sallayarak arkaya atıyor. Herhalde daha seksi olduğunu düşünmekte. Seksi miydi değil miydi bilmiyorum, ama dikkat çekmekte muvaffak olduğu muhakkak. Birinin sırtı dönüktü bana. Yüzünü hiç göremedim. Fakat sohbete pek fazla katılmıyormuş gibiydi. Ya da bana öyle geldi. Biri daha var. Saçları düz, siyah. Omuzlarına bile değmiyor. Gözleri maviydi galiba. Güzel. Çok güzel değil ama güzel. Konuşmasında bir gariplik var. Sanki bir harfi söyleyemiyor, söylüyor da telaffuz ederken bir gariplik var. Dudakları toplanıyor, ama "ü" gibi değil, bir başka türlü. Neyse, anlatamadım. Ona ya da onun gibi konuşması olan bir başkasına rastladığımda yazarım. Sürekli gülüyor. Güldüğünde çok sevimli oluyor. O gülerken benim de yüzümde bir tebessümün belirdiğini fark ettim. Utandım kendimden ve nefsime kızdım. İhanet mi ediyorum diye düşündüm sevgimize ya da sevgime bunca yıldan sonra.
Hayır, bir tanem, hayır… Dişi bir kuşa bile açmadım evimin penceresini, dişi bir sinek bile kondurmadım tenime. Fakat sen? Kim bilir kimlerlesin, kimlerleydin, kimlerle olacaksın? Ben kendimden eminim, sen de emin ol. Önce bana, sonra kendine. Hem merak etme, benim sevgim ikimize de yeter.
1 yorum:
"Hem merak etme, benim sevgim ikimize de yeter"
Çok güzel bir cümle olmuş Zeki.
Yorum Gönder