Blog Kardeşliği

Bir Teşekkür...

Sadece ve sadece yüreğimin sesini dinlediğim ve bunu sizlere aktarmaya çalıştığım naciz blogumu teşrif ettiğiniz için teşekkürlerimi arzetmeyi üzerime bir vazife bilirim. Var olun!

24.3.06

Sinan – Nereden Nereye?

Kırmızı bir İ.E.T.T.’nin camına başımı dayayıp, gözlerimin önünden akıp giden, seninle geçirdiğim (hayalî de olsa) dakikaları, saniyeleri seyrediyorum, bir yandan da hâric-i mekânı… Kafamın içinde havada uçuşan toz zerrecikleri kadar, belki de daha fazla, bir düşünce kervanı geçiyor. Birbiriyle alakalı, alakasız, sahipsiz kalmış bir sürü... Genelde şu husus üzerinde kesifleşti cümleler:
Yollar, yollar, yollar… Hayatımızda bu kadar uzun ve uzun süre bir yer kaplayan başka hiçbir şey yok. Yolları güzelliğin kucağına iten nedir? Ağaçlar ve güzel yapılar değil mi?
Biri en büyük nimetlerden gözümüz sayesinde nimetlerin en sevimlisi, en huzur vereni oluveriyor; Yeşil yaprakların damarlarında insanların alın çizgileri mi saklı acaba diye epey düşünmüşümdür? Ya da parmak izi gibi yaprakların üzerlerindeki beyaz şeritler de birbirlerinden farklı mıdır?
Öbürü yine nimetlerin en büyüğünde akıl sayesinde gönle hitap eder. Büyük, gösterişli ya da gösterişsiz muhteşem bir abide karşısında tüylerim ürperir bazen. İçinden hiç çıkmak istemem. Herhâlde sen de benimle aynı fikirdesindir?
Böyle sürüp giden fikir sergüzeştinde aklıma bir nokta takıldı? Acaba niçin zamâne yârân-ı mimârânımız bir Sinan’ın tırnağı olma şeref ve gururuna erişemiyorlar? Kabahat kimin? Elbette neslimiz bir kültür inkırazının ortasında bulmuş kendini, okumuşsundur muhakkak, 70 sene öncesinin aydınları Osmanlı ile Cumhuriyet arasında kalmıştı, biz de Avrupa ile Türkiye haritasında kaybolmak üzereyiz. Neredeyiz? İki kuşak da Doğu’nun muhafazakârlığı ile Batı’nın terakkîsiyle hercümerç oldu. İki medeniyet arasında sıkışmış hayatlar… Bu geçiş devrelerinde yeni bir şeyler üretemezsen çektiğin sıkıntılar, yaşadığınız bocalayışlar, kapıldığınız buhranlar yanına kâr kalıyor. Bir nevi enayilik etmiş oluyorsun. Bizim de öyle oldu.
Kabahat kimin demiştim, kudemâda da hata büyük. Ser mimârân-ı cihan ve mühendisân-ı devran (cihandaki mimarların ve devrindeki mühendislerin başı, en iyisi) Mimar Sinan keşke iki eser daha yapmayıverseydi de bunun yerine tecrübelerini aktarsaydı kağıda. Yani nesilden nesile ebediyete uzanacak bilgi taşıyıcısına. Sanatları belli başlı bir rehber elbette, fakat eserlerindeki akustik nizamının, sağlamlığının, estetik unsurunun hâlâ çözülememiş olması esef verici bir durum. Düşünmemiş olacağına imkân veremem. Ya kendi ilmini vermek istemeyen bir kıskançlık, ya büyük ve affedilmez bir gaflet ya da kendinden sonrakilerin ilgisizliği… Üçüncü şıkkı kalfalarından Sedefkâr Mehmed Ağa geçersiz kılıyor. Üstelik hâl böyleyken o koca mimarın, asırların eskitemediği fikirlerinin sahibi o yüce şahsın “yazma nüshalarda ‘mûr-u nâtüvân’ (güçsüz karınca), imzasında ‘El-fakir Sinan Sermimaran-ı Hassa’; beyzi mührünün ortasındaki imzasında ‘El-fakîru’l-hakîr Sinan’; kenarında ise:
‘Sermimaran-ı hassa müstemend
Bende-i miskin kemine dermend’
(Fakîr, aciz hassa sermimaranı / Dertli, değersiz miskîn bendeleri)
yazacak kadar tevâzu numunesi bir insanın ilim hasedinde bulunacağına da inanasım gelmiyor. Gâfil insanın elinden böylesine azametli câmiler çıkar mı? Çürük bir kalbin sahibine öylesine asırlara meydan okuyan köprüler, kervansaraylar, hanlar, hamamlar yapmak nasip olur mu? Bilmiyorum. Allah bilinmezleri bilendir, sebebini çözemedim. Senin de aklına bir şeyler gelirse yazarsın, olur mu?

Hiç yorum yok: